Çin’in işgalindeki Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türklerin maruz kaldığı insan hakları ihlalleri ve baskılar uzun yıllardır uluslararası kamuoyunun gündeminde yer alıyor. Bölgeden kaçmayı başaran ve Çin tipi toplama kamplarının tanık ve mağdurlarının anlattıkları , BM İnsan Hakaları Yüksek Konseyi ve diğer insan hakları kuruluşlarının raporları, Batılı ülkeler başta Birleşmiş Milletler'in değerlendirmeleri ve birçok bağımsız araştırma raporları bu iddiaları doğruluyor. Bu ülkedeki bu insanlık dramı yıllardır gündemde kalmaya devam ediyor. Ancak zaman zaman öyle tanıklıklar ortaya çıkıyor ki, bunlar yalnızca mağdurların değil, bu insanlık dışı sistemin içinde görev yapmış kişilerin anlatımları olduğu için çok daha fazla dikkat çekiyor.
Karar Gazetesi'nin, New York Times'ta yayımlanan bir habere dayandırdığı son dosya da bunlardan biri.( : https://www.karar.com/guncel-haberler/cinli-polisten-uygur-itirafi-sincan-dev-bir-hapishaneydi-2062334#google_vignette)
Haberde, Doğu Türkistan'da yaklaşık dokuz yıl polis olarak görev yapan Zhang Yabo'nun Almanya'ya sığındıktan sonra yaptığı açıklamalarına yer veriliyor. Zhang'ın anlattıkları, yalnızca bölgedeki güvenlik mekanizmasının nasıl çalıştığına ilişkin içeriden bir bakış sunmakla kalmıyor; aynı zamanda yıllardır dile getirilen birçok iddianın, Çin’in bu baskı ve zulüm sistemi uygulayan bir görevlinin ağzından aktarılması bakımından dikkat çekiyor.
Bir iddianın, iddia sahibi tarafından dile getirilmesi elbette beklenen bir durumdur. Bir mağdur yaşadıklarını anlatır, bir tanık gördüklerini aktarır, bir insan hakları kuruluşu elindeki verileri raporlaştırır. Bunlar bir araya geldiğinde önemli bir iddia bütünü oluşturur. Ancak aynı olaylara ilişkin anlatımlar, bizzat o sistemi uygulayan, emirleri yerine getiren veya mekanizmanın içinde görev almış kişiler tarafından dile getirildiğinde ortaya çıkan tablo çok daha dikkat çekici hâle geliyor.
Çünkü burada konuşan kişi, iddia makamının değil, uzun yıllar boyunca iddiaların muhatabı olan sistemin içinden gelen biridir. Böyle bir tanıklık, olayların yalnızca dışarıdan gözlemlenen yönünü değil, kapalı kapılar ardında işleyen mekanizmayı da ortaya koyma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle hukukta, tarihte ve sosyal bilimlerde içeriden gelen tanıklıklar, diğer deliller ve bulgularla birlikte değerlendirilen önemli bilgi kaynakları arasında kabul edilir.
Elbette tek bir kişinin anlatımı, tek başına bütün olayları kesin olarak ispatlamaya yetmez. Her tanıklığın bağımsız deliller, belgeler ve diğer tanıklıklarla desteklenmesi gerekir. Ancak yıllardır farklı mağdurların, araştırmacıların ve uluslararası kuruluşların dile getirdiği iddialarla, sistemin içinde görev yapmış bir kişinin anlatımlarının önemli ölçüde örtüşmesi, bu iddiaların ciddiyetini artıran ve daha kapsamlı şekilde araştırılmasını gerektiren güçlü bir unsur olarak değerlendirilir.
İşte Zhang Yabo'nun açıklamalarını önemli kılan nokta da budur. Burada konuşan kişi bir Uygur aktivisti, bir sürgün ya da dışarıdan yorum yapan bir gözlemci değildir. Uzun yıllar Çin güvenlik teşkilatında görev yapmış, operasyonlara katılmış, devletin uygulamalarını bizzat hayata geçiren bir eski polis memurudur. Onun anlattıkları, yıllardır dile getirilen birçok iddiaya içeriden bir bakış sunması bakımından uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır. Bu nedenle bu tanıklık, tek başına nihai hüküm vermek için değil; mevcut iddiaları anlamak ve değerlendirmek açısından önemli bir veri olarak görülmektedir.
Kim bu Zhang Yabo,kısaca bir bakalım.1986 yılında Çin'in Henan eyaletinde yoksul bir Han Çinlisi ailede dünyaya gelen Zhang Yabo, çocukluğunu oldukça zor şartlar altında geçirdi. Üniversite eğitimi için Sincan'a giden Zhang, mezun olduktan sonra matematik öğretmenliği yaptı. Ancak ekonomik nedenlerle öğretmenliği bırakarak 2014 yılında Hoten'deki bir gözaltı merkezinde gardiyan olarak çalışmaya başladı. Daha sonra polislik sınavını kazanarak güvenlik teşkilatına katıldı ve yıllarca Doğu Türkistan'daki güvenlik operasyonlarının içinde görev aldı.
New York Times'ın aktardığına göre Zhang, görev yaptığı ilk yıllarda Çin yönetiminin resmi söylemine tamamen inandığını ifade ediyor. Kendisine, gözaltına alınan kişilerin "terörist", "ayrılıkçı" veya "radikal" olduğu anlatılmıştı. Bu nedenle yaptığı görevleri sorgulamadığını söylüyor.
Ancak zaman içerisinde tanık olduğu olaylar, zihnindeki birçok sorunun büyümesine neden olmuş.
Zhang'ın anlattığına göre gözaltı merkezlerinde sorgu odalarından çığlıklar yükseliyordu. Günlerce uyutulmayan, darp edilen ve psikolojik baskıya maruz bırakılan Uygur tutuklular gördüğünü ifade ediyor. Buna rağmen o dönemde bunların devlet güvenliği için gerekli uygulamalar olduğuna inandığını belirtiyor.
2016 yılından sonra Pekin yönetiminin bölgedeki güvenlik politikalarının daha da sertleştiğini anlatan eski polis, gece baskınlarının günlük hayatın sıradan bir parçası hâline geldiğini söylüyor. Polis ekipleri, Uygurların evlerine baskın düzenliyor, Kur'an-ı Kerimler ile dini kitaplara el koyuyor ve çeşitli dini eşyaları topluyordu.
"Genellikle eve ilk giren bendim." diyen Zhang, o dönem bu insanların gerçekten tehlikeli olduğuna inandığını ifade ediyor. Ona göre bu düşünce güvenlik görevlilerine sürekli telkin ediliyor ve verilen emirlerin sorgulanmasına izin verilmiyordu.
Haberde dikkat çeken bir başka bölüm ise kitlesel Gözaltı ve sevk operasyonları.
Zhang, yüzlerce hatta bazı zamanlarda binlerce Uygur'un otobüslerle farklı cezaevlerine taşınmasına eşlik ettiğini anlatıyor. İddiasına göre tutukluların elleri kelepçeleniyor, başlarına çuvallar geçiriliyor ve uzun yolculuklar boyunca temel ihtiyaçlarını son derece ağır şartlar altında karşılamak zorunda bırakılıyorlardı. Kendisi ise bu yolculuklarda ekmek ve su dağıtmakla görevli olduğunu belirtiyor.
Eski polisin anlattıkları yalnızca gözaltı merkezleriyle sınırlı değil.
2017 yılına gelindiğinde, Sincan'daki toplama kampları ve cezaevleri arasındaki tutuklu sirkülasyonu devasa boyutlara ulaştı. Zhang, yüzlerce hatta bazen binlerce Uygur tutuklunun otobüslerle farklı tesislere taşınması operasyonlarında görev aldı.
Eski polisin bir diğer önemli görevi ise Han Çinlisi çiftçilerin pamuk tarlalarında çalıştırılmak üzere gönderilen yaklaşık 3 bin Uygur işçinin başında denetmen olarak durmaktı. Uygur işçilerin çalışma koşulları şu ağır şartları içeriyordu:
Ağır Mesai: Sabah saat 05.00'te uyandırılan işçiler, saatler süren yolculukların ardından tarlalara götürülüyor ve gece geç saatlere kadar çalıştırılıyordu.
Sıkı Gözetim: İşçilerin ibadet etmesi, kendi aralarında izinsiz konuşması veya kaçmaya çalışması kesinlikle yasaktı.
Devlet Propagandası: Uluslararası kamuoyundan gelen " Köle/İşçi olarak zorunlu çalıştırma" suçlamaları, Çin Dışişleri Bakanlığının açıklamaları doğrultusunda çalışanlara ve görevlilere "Çin'i karalama kampanyası" olarak sunuluyordu.
Uluslararası kamuoyunda yıllardır dile getirilen zorla çalıştırma iddialarını ise o dönem reddettiğini, Çin devletinin resmi açıklamalarına inandığını söylüyor.
Zhang Yabo, 2021 yılında yaklaşık 1.700 Uygur'un yaşadığı bir köye atandı. Köydeki yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 40'ının daha önce kamplarda tutulduğunu, 100 kadar kişinin ise cezaevinde bulunduğunu belirten Zhang, köy hayatının tamamen bir gözetim mekanizmasına dönüştüğünü aktardı.
Köydeki teknolojik ve fiziki takip sistemi olağanüstü detaylar barındırıyordu:
Otomatik Alarmlar: Bir evin elektrik tüketimi aniden yükseldiğinde gözetim sistemi otomatik alarm üretiyor ve polis ekipleri gece vakti eve giderek ailenin neden uyanık olduğunu sorguluyordu.
Sosyal Takip: Haftalık bayrak törenlerine katılmayanlar, evinde namaz kıldığı ihbar edilenler ve hatta evinin bahçesinde egzersiz veya koşu yapanlar dahi "şüpheli" sıfatıyla incelemeye alınıyordu.
Haftalık Gözaltı Kotaları: 2023 yılı itibarıyla güvenlik birimlerine sorumlu olduğu bölgelerde gözaltı kotaları getirildi. Zhang'dan her hafta en az bir kişi hakkında gözaltı kararı aldırabilecek "istihbarat bilgisi" üretmesi istendi. Kotayı dolduramadığı haftalarda özeleştiri raporu yazmaya ve 24 saatlik vardiyalarla çalışmaya zorlandı.
Zhang, zamanla Müslüman Uygurlarla daha fazla temas kurdukça kendisine yıllarca anlatılan birçok bilginin doğru olmayabileceğini düşünmeye başladığını söylüyor. Buna rağmen sistemin bir parçası olarak görev yapmayı sürdürdüğünü de kabul ediyor.
Hayatındaki kırılma noktası ise görevden ayrıldıktan sonra yaşanıyor.
Eylül 2023'te görevinden ayrılarak Çin'in güneyindeki Guangzhou kentine taşınan Zhang, yurt dışında eğitim alma bahanesiyle İngilizce öğrenmeye başladı. Burada VPN teknolojisini kullanarak Çin'in katı internet sansürünü aştı.
İnternette ilk arattığı kelimeler "Sincan" ve dönemin Komünist Parti Sekreteri "Chen Quanguo" oldu. Yıllarca çalıştığı tesislerin uluslararası kaynaklarda "toplama kampı" olarak tanımlandığını görünce büyük bir zihinsel çatışma ve vicdani hesaplaşma yaşadı.
2024 yılında polislikten resmen istifa eden ve Katolikliği benimseyen Zhang, Ağustos 2025'te 14 yaşındaki oğluyla katıldığı bir Avrupa turu sırasında gruptan ayrılarak Münih'e gitti. Dünya Uygur Kurultayı'na başvurarak Almanya'da iltica talebinde bulundu. Günümüzde Almanya'nın güneyindeki bir sığınmacı merkezinde yaşayan Zhang'ın Çin'deki banka hesapları donduruldu, kendisi "hain" ilan edildi ve geride kalan ailesi baskı altına alındı.
New York Times, Zhang'ın polis kimliği, maaş kayıtları, görev belgeleri ve bazı fotoğraflarla geçmişini destekleyen belgeler sunduğunu aktarıyor
Birçok insan hakları kuruluşu ve bağımsız araştırmacı, Zhang'ın anlattıklarının daha önce yayımlanan çok sayıda tanıklık ve belgeyle önemli ölçüde örtüştüğünü değerlendiriyor.
Zhang ise bugün yaptığı en büyük görevin konuşmak olduğunu söylüyor. Almanya Federal Meclisi'nde yaptığı konuşmayı ise şu sözlerle tamamlıyor:
"Sessiz kalırsanız, sorunun bir parçası olursunuz."
Bu hadiseden çıkarılması gereken en önemli ders, insan hakları ihlallerine ilişkin iddiaların yalnızca mağdurların anlatımlarıyla değil, zaman zaman sistemi uygulayan kişilerin tanıklıklarıyla da uluslararası kamuoyunun gündemine taşınabildiğidir. Bu tür içeriden gelen anlatımlar, tek başına bütün gerçekleri ortaya koymasa da, mevcut iddiaların daha dikkatli, şeffaf ve bağımsız biçimde araştırılması gerektiğini gösteren önemli veriler sunar.
Tarih bize defalarca göstermiştir ki, büyük hak ihlalleri çoğu zaman bir günde ortaya çıkmaz. Önce insanlar susturulur, sonra yaşananlar inkâr edilir, ardından gerçeği dile getirenler itibarsızlaştırılmaya çalışılır. Ancak aradan yıllar geçtikçe, sistemin içinde yer almış kişilerin tanıklıkları, gizli kalmış belgeler ve yeni deliller ortaya çıktıkça tarihin karanlıkta kalan sayfaları birer birer aydınlanır.
Bu nedenle Doğu Türkistan meselesi, yalnızca siyasi tartışmaların değil; insan hakları, hukuk ve vicdan perspektifinden de ele alınması gereken bir konudur. Bölgede yaşandığı ileri sürülen hak ihlallerine ilişkin farklı kaynaklardan gelen iddiaların ciddiyetle incelenmesi, bağımsız araştırmaların desteklenmesi ve doğrulanabilir bilgilere ulaşılması uluslararası toplumun ortak sorumluluğudur.


