28 Temmuz 2014, Doğu Türkistan'ın yakın tarihindeki en kanlı ve en tartışmalı olaylardan birine sahne oldu. Kaşgar idari bölgesine bağlı Yarkant ilçesinin İlişku kasabası ve çevresindeki köylerde, Çin güvenlik güçleri ile yerel Uygur Müslüman Türk halkı arasında yaşanan şiddetli çatışmalarda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Aradan yıllar geçmesine rağmen olay hâlâ tam olarak aydınlatılamadı; bölgenin dış dünyaya kapatılması, internet erişiminin kesilmesi ve bağımsız gazetecilerin bölgeye sokulmaması nedeniyle ne olduğuna dair kesin bir tablo hâlâ ortaya çıkmış değil.
Yarkentli bir aktivist olan, şimdilerde Almanya'da yaşayan Abdullah Tohti Arş’ın https://www.uyghurnet.org sitesinde yayımlanan yazısından olayın detaylarını alalaım:
Olayın Arka Planı
“2014 yılı Ramazan ayının son günleri (Haziran sonu) idi. Ramazan, dünyadaki Müslümanlar için nasıl yüce bir ay ve coşkuyla karşılanan bir dönemse Uygurlar arasında da yüksek hürmete layık bir aydır. Elişku kasabasındaki Camal Hacım ailesi de bu ayı coşkuyla karşılamaktaydı. Ancak bu ailenin Ramazan sevinci, başlarına gelen büyük bir musibetle gölgelendi.
Ramazan'ın ilk günlerinden birinde Camal Hacım, öğle namazından sonra iki eşek arabasını koşup çoluk çocuğunu alarak ticaret için pazara doğru yola çıktı. Çöl sıcağında Çinlilerin ve onların maşalarının denetimleri gevşetmiş olabileceği ümidiyle yola çıkan Camal Hacım ailesi, yoldaki tamirat işlerini üstlenen Çinli patronun sarhoş eşinin direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi sonucu feci bir kaza geçirdi. Aileden iki kadın, bir erkek çocuk ve karınlardaki iki hamile bebek olmak üzere toplam beş kişi hayatını kaybetti. En acısı da bebeklerin annelerinin karnından fırlayarak feryat içinde can vermesiydi.
Olaydan sonra bölgedeki halk, kaçmaya çalışan Çinli patronu yakalayıp bağladı. Ancak Yarkent ilçesinin o dönemki kaymakamı Ahet Sayit olay yerine gelerek halka cenazeleri defnetmelerini, hükümetin olayı adil bir şekilde çözeceğini söyledi. Halk bağlı olan Çinliyi serbest bıraktı fakat olay adil çözülene kadar cenazeleri defnetmeyeceklerini belirterek tepki gösterdi. Çinli patron her bir kişi için 20 bin ila 30 bin yuan arası tazminat ödeyeceğini söyledi ancak halk bu miktarın adil olmadığını belirterek tazminatı ve defin işlemini reddetti.
Ertesi gün cenazeler kokmaya başladı. Hükümet ise polis sevk ederek dün Çinli patronu bağlayan ve cenazeyi kaldırmayı reddeden halkı tutukladı, cenazeleri de zorla defnetti. Halk bu haksızlığı içine sindiremedi ama elinden de bir şey gelmedi.
Bu olaylardan kısa süre sonra, Ramazan'ın ortalarında (18 Temmuz) Yarkent ilçesi Beşkerem (Beşkenit) kasabasında ev ev peçe/hicap denetimi yapan mahalle komitesi görevlileri bir evin kapısını çaldı. Yabancı bir erkek görmesin diye yüzünü kapatarak çıkan kadınla karşılaştılar. Mahalle kadroları ve yanlarındaki polis, kadının başörtüsünü/hicabını çekip almaya çalıştı. Evin büyüğü olan 71 yaşındaki yaşlı adam; evin kendisine ait olduğunu, gelinini evinde nasıl giyineceğinin kendi işi olduğunu söyleyerek tartıştı. Ancak polisin 71 yaşındaki adama saygı duymayıp gelini sürüklemeye çalışması üzerine yaşlı adam duvara yaslı duran tırpanı/testereyi polise saplayarak onu yere serdi. Diğer kadrolar kaçıp polise haber verdi. Gelen polisler 71 yaşındaki yaşlı adamı, 7 yaşındaki sübyan çocuğu, bir kadını ve iki erkeği olmak üzere aileden 5 kişiyi vurarak katletti. Bu olay tüm Yarkent'e yayıldı; halk yaşlı adama övgüler yağdırırken Çinli işgalcilere olan nefreti daha da arttı.
İşte böylesi günlerden birinde, Ramazan'ın 29. günü teravih namazı kılındıktan sonra bu katliamın fitilini ateşleyen olay gerçekleşti.
Elişku, dinî inancına bağlı köylerden biriydi. Ayrıca geçmişte ünlü olan Hangdi Medresesi'nin bulunduğu ve tasavvuf erbabı Eyyub Qariahum'un yaşadığı Hangdi köyü ile komşuydu. Çinliler bu köylere özellikle dikkat etmekteydi. Çünkü Çinliler 1949'da Doğu Türkistan'ı işgal ettiğinde Eyyub Qariaxunum binlerce kişiyi örgütlemiş fakat olay başlamadan ifşa olunca takipçilerini dağıtmıştı. Kendisi avlusundaki kuyunun içine kazdığı mahzende üç yıldan fazla yaşayıp eceliyle vefat etmişti. Ancak onun başlattığı direniş ruhu 1980'lere kadar sürdü.
Elişku köyü de bu tarihî birikimin etkisi altındaydı. O Ramazan'da da her gece Tüğmenbaşı, Tireklengger, Noçi gibi köylerin cemaati toplanıp teravih namazını birlikte eda ediyor ve Elişku olayının başaktörü olan 35 yaşlarındaki genç imam Nurmuhemmed Mamut Qarim'in vaazlarını dinliyordu. İmamın ilmi ve hitabeti güçlü olduğu için namı çevre köylere yayılmıştı.
Ramazan'ın 28. günü teravih namazına gelen cemaatin çokluğunu fark eden hassas imam, mevcut durumun bu kadar çok insanın toplanmasına uygun olmadığını, uzaktan gelenlerin namazlarını kendi köylerinde kılmasının daha iyi olacağını söyleyerek kalabalığı azaltmaya çalıştı. Namaz bitip dualar edildikten sonra herkes evine dönmeye başladı. Başka mahalleden gelen ve motosikletle evlerine dönen birkaç karı koca, yolda devriye gezen kasaba Birleşik Cephe bölüm başkanına rastladı. Kadınların peçeli olması sebebiyle yetkililer kadınları götürmek istedi. Erkeklerin yalvarması işe yaramadı ve kadınlar karakola götürüldü. Erkekler karakola gidip eşlerini kurtaramayınca geri dönüp camide kalan cemaate durumu anlattılar. Cemaat topluca karakola gidip kadınların serbest bırakılmasını istedi. Karakoldakiler bunu reddedip tehdit edince zaten öfkeli olan cemaat karakola baskın yaptı. Çıkan çatışmada karakol ele geçirildi ve kadınlar kurtarıldı. Böylece kendiliğinden gelişen direniş hareketi ve kanlı katliamın perdesi açılmış oldu.”
Katliamın Gelişimi
“Cemaat karakolu ele geçirdikten sonra Nurmuhemmed Mamut Qarim'in talebesi, hastalandığı için o gün camiye gelemeyen hocasının yanına gidip durumu haber verdi. Hasta olan hoca, "Aslında bugün kalkışma günü değildi ama Allah bugüne takdir ettiyse çıkmaktan başka çare yok." diyerek hırkasını ve sarığını giyip cemaatin başına geçti ve halkı organize etmeye başladı.
Cemaate Maralbaşı-Yarkent karayolunun Elişku kasabası girişini kapatmalarını emretti. Cemaat taş taşıyan bir kamyonu durdurup taşları yola dökerek yolu kapattı. Ardından kasaba merkezinden 10 km uzaktaki yol bölümünün de kapatılmasını emretti. Halk yolun iki tarafındaki gövdeli kavak ağaçlarını keserek yola devirdi. Böylece 10 km'lik alandaki araçlar sıkışıp kaldı (Bu olaydan sonra Çinliler tüm yol kenarlarındaki ağaçları kestirmiştir).
Hoca daha sonra bir grubu ara yolları gözetlemeye, bir grubu da araçlardaki kişileri kontrol etmeye görevlendirdi. Amaç Çin komünistlerine maşalık eden Uygurlar ile Çinlileri tespit etmekti. Bu sırada Gulca'dan Doğu Türkistan'ın güneyine seyahat eden bir otobüsteki yaklaşık 40 Çinli yakalandı. Nurmuhemmed Mamut Qarim liderliğindeki mücahitlerin bu 40 Çinliyi rehin alması stratejik bir hamleydi.
Olaylar ilçe hükümetine ulaşınca tüm köy muhtarları ve parti sekreterlerine olayların büyümek suretiyle engellenmesi emri verildi. Hangdi kasabası başkanı Ghulam Tohti ve Siyasi Kanun Sekreteri Abdughini Turdi arabayla yola çıktı. Yolda devriye gezen cemaatle karşılaştılar. Ghulam Tohti önceden Elişku'da da görev yapmış, halka ve dindarlara çok zulmetmiş biri olduğu için cemaat onu hemen tanıdı ve arabadan indirdi. Ghulam Tohti tehditler savursa da cemaat onu bağlayıp hocanın huzuruna getirdi.
Sabah namazı vakti geldiğinde olaydan habersiz olan yüzlerce kişi de namaz çıkışı bu harekete katıldı ve sayı binleri aştı.
Edindiğim bilgilere göre hoca, bir grup cemaat ve yakalanan Çinli rehinelerle birlikte Elişku'nun batısındaki kamışlık/çalı alanlara çekilip saklandı. Amaç hareketi 1-2 gün uzatarak Doğu Türkistan'ın diğer bölgelerindeki halkın da ayaklanmasını sağlamaktı. Çinlilerin ellerindeki rehineler nedeniyle hemen saldıramayacağı düşünülmüştü. Sonraki bilgilere göre mücahitlerimiz kamışlık alanda 6 gün varlıklarını sürdürdü. Altıncı gün mücahitleri teslim alamayan Çinliler, Çinli rehinelerle birlikte tüm mücahitleri hava saldırısıyla (hava bombardımanı) şehit etti. Bu olaydan sonra Çin hükümeti tüm Kaşgar vilayetinde sazlıkları, kamışlıkları ve hatta evlerin arkasındaki meyve bahçelerini görüşü kapatmasın diye kestirip temizletmiştir.
Elişku kasabası içinde kalan diğer cemaat ise Ghulam Tohti ve Abdughini Turdi gibi isimleri kalkan yaparak Çin askerî güçleriyle çatıştı. Halk ellerindeki kazma, kürek, tırpan, balta gibi tarım aletleriyle kendilerini korumaya çalıştı; ev yapımı çelik çubukları traktör kasalarına kenetleyerek mermilerden korunmaya çalıştı. Ancak "N" şeklinde kuşatılan ve ellerinde tarım aletlerinden başka bir şey bulunmayan halk, üç taraftan aralıksız açılan ateş sonucu birer birer yere serildi. Etrafı barut kokusu kapladı, yerler şehitlerin kanıyla boyandı. Çinliler bu katliamda insansız hava araçlarını da kullandı.
Bu katliamda Çinlilere bir ömür hizmet eden Ghulam Tohti bile "Ben Hangdi kasabası başkanıyım, ateş etmeyin!" diye bağırmasına rağmen Çinliler aldırış etmeyip onu da şehitlerimizle birlikte katletti. Cesedini yıkayanların belirttiğine göre bedeninde en az 4 mermi izi vardı (Bu durum Özgür Asya Radyosu'na konuşan eşi tarafından da doğrulanmıştır).
Olaydan sonra şehitlerin cesetlerinin iş makineleriyle yük kamyonlarına doldurularak götürüldüğü ancak nereye götürüldüğünün bilinmediği aktarılmıştır. Edindiğim bilgilere göre bu katliamda 1.000 civarında Uygur şehit edilmiştir (Bu sayı operasyona katılan ve yaralanan Yarkent Emniyet Müdürü tarafından zikredilmiştir). Dünya Uygur Kurultayı verilerine göre ise 2.000'den fazla kişi şehit edilmiştir.
Bu katliam, Yarkent'in Yarkoça mahallesinde doğup büyüyen Ababekri Rehim (asıl adı Abdukerem Memet) isimli genç bir kahramanımızın VPN kullanarak Çin güvenlik duvarını aşması sayesinde uluslararası kamuoyuna duyurulmuştur.”
Olayın en tartışmalı yönü, ölü sayısına ilişkin derin uçurumdur. Çin devlet medyası, "yurt dışı bağlantılı bir terör örgütünün organize saldırısı" olarak nitelendirdiği olayda 96 kişinin öldüğünü açıkladı. Resmi anlatıya göre olay, "planlı, örgütlü ve kötü niyetli bir terör eylemi" idi.
Olayın aslı Türkiye'de ve farklı ülkelerde yaşamak mecburiyetinde olan Uygur Türklerinin verdiği bilgilere göre, üç köyde en az 2.000 masum Uygur güvenlik güçlerince katledilmiştir. Çin makamlarının "katliamı" örtbas etmek istedikleri bir gerçek. Hong Kong merkezli bazı yayın organları ise ölü sayısının 3.000 ila 5.000 arasında olabileceğini öne sürüyor. Bölgeden kaçabilen tanıklar, günler boyu süren yoğun silah sesleri, çığlıklar ve ambulans sirenlerinden bahsetmiş; bazı sokakların neredeyse boşaldığını anlatmıştır.
Bu denli büyük bir fark, bağımsız gazetecilerin ve uluslararası gözlemcilerin bölgeye erişiminin tamamen engellenmesinden kaynaklanıyor. İnternet kesintileri, telefon hatlarının izlenmesi ve yerel halkın konuşmaktan korkutulması, gerçek bilançonun hiçbir zaman tam olarak doğrulanamamasına yol açıyor.
Sonrasında Yaşananlar
Şehit sayısı 96 mı, 2.000 mi, 5.000 mi yoksa daha fazla mı? Ne olursa olsun, ortada tartışmasız olan bir gerçek var: O gün Yarkant'ta yaşanan şiddet, sonrasında gelen kitlesel gözaltıların ve bölgedeki baskı politikalarının yoğunlaşmasının habercisi oldu.
Olayın ardından gelen kitlesel gözaltılar, kamışlıkların ve yol kenarı ağaçlarının bile temizletilmesi, dinî hayata yönelik baskıların yoğunlaşması gösteriyor ki İlişku, yalnızca bir günün trajedisi değil; sonraki yıllarda derinleşen sistematik baskı politikalarının da habercisiydi. Camal Hacım ailesinin kazası, peçe denetimindeki yaşlı adamın direnişi, Nurmuhemmed Mamut Qarim’in cemaati ve tarım aletleriyle kuşatılan köylüler… Hepsi, bir halkın kendi toprağında maruz kaldığı haksızlığın ve çaresizliğin simgesi haline geldi.
Yarkant-İlişku Olayı; adaletin tesis edilemediği, hakikatin devlet tekelinde karartıldığı ve temel insan haklarının ağır bir yıkıma uğradığı "karanlık bir miras" olarak tarihin utanç sayfalarındaki yerini korumaktadır. Bu trajedi, sansürle ve baskıyla unutturulmaya çalışıldıkça daha da derinleşen, kanayan bir vicdan yarasıdır.
Yıllar geçse de, Abdullah Tohti Arş gibi tanıkların aktardıkları ve Ababekri Rehim’in VPN üzerinden dışarıya ulaştırdığı haberler, bu acının tamamen susturulamayacağını kanıtlıyor. İlişku’da yaşananlar, yalnızca bir tarihî olay değil; adalet, hakikat ve insan onuru talebinin de hatırlatıcısıdır. Gerçek sayı ne olursa olsun, o gün kaybedilen her can, Doğu Türkistan’ın kolektif hafızasında silinmez bir iz bırakmıştır. Bu iz, unutturulmaya çalışılsa da, anlatılmaya ve hatırlanmaya devam edecektir.

