5 Temmuz Urumçi Katliamı: Doğu Türkistan Meselesinin Küreselleştiği Tarih

“Çin Politikalarının Dünyaya Göründüğü Gün”

Tarih, toplumların kolektif hafızasında yalnızca soyut kronolojik rakamlardan ibaret değildir; bazı tarihler, bir halkın varoluş mücadelesinin, maruz kaldığı haksızlıkların ve sesini dünyaya duyurma çabasının simgesi hâline gelir. Doğu Türkistan coğrafyası için 5 Temmuz 2009 tarihi, tam anlamıyla böyle bir milattır. Urumçi’de barışçıl protestolarla başlayan ancak Çin yönetiminin orantısız güç kullanımı, militarist müdahalesi ve sistematik şiddetiyle kanlı bir katliama dönüşen olaylar, Doğu Türkistan davasının kronolojisinde radikal bir kırılma noktası teşkil eder. Bu katliamın küresel ölçekteki en hayati boyutu, şüphesiz ki o güne kadar Çin’in ördüğü kalın bilgi duvarlarını ve sansür mekanizmalarını yıkarak, Doğu Türkistan’da yaşanan sistematik zulmü uluslararası kamuoyunun gündemine amansız bir gerçeklikle taşımış olmasıdır. 5 Temmuz, küresel farkındalığın inşasında ve Doğu Türkistan davasının meşruiyetinin uluslararası düzlemde tescillenmesinde en büyük dönüm noktasıdır.

5 Temmuz 2009 öncesindeki dönem analiz edildiğinde, Doğu Türkistan’ın adeta dış dünyaya kapatılmış, karartılmış bir bölge olduğu görülür. Pekin yönetimi, Doğu Türkistan’daki asimilasyon, dini baskı, kültürel erozyon ve demografik yapıyı değiştirme politikalarını büyük bir gizlilik içinde yürütmekteydi. (Bu durum aslında dahada yoğun bir vaziyette,halen devam etmektedir).  O yıllarda bölgeden sızan kısıtlı bilgiler, insan hakları örgütlerinin sınırlı raporları ve diasporadaki Doğu Türkistanlı kanaat önderlerinin, siyasetçilerinin ve âlimlerinin feryatları küresel arenada karşılık bulmakta zorlanıyordu. Çin’in devasa ekonomik gücü, büyüyen ticari ortaklıkları ve uluslararası ilişkilerdeki diplomatik ağırlığı, Batılı devletler başta olmak üzere birçok ülkenin bu ihlalleri görmezden gelmesine ya da "ikincil bir mesele" olarak değerlendirmesine yol açıyordu.

Buraya nasıl gelindi, gelin bu tarihsel sürece çok özet olarak yakından bakalım:

Doğu Türkistan tarihine baktığımız zaman, Müslüman Türkler burada bağımsız devletler kurmuşlar; ilim ve medeniyet adına İslam kültür medeniyetine ve dünya bilim, sanat tarihine büyük katkıları olmuştur. 1644 yılında Çin’i işgal eden Mançular, 1759 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir. 1865 yılında Doğu Türkistan Mançu idaresinden kurtularak bağımsızlığına kavuşmuş ve Kaşgarya Devleti’ni kurmuş olsa da 1877 yılında tekrar Mançu hanedanlığının saldırısına uğrayarak bağımsızlığını kaybetmiştir.

1884 yılında ise Doğu Türkistan’a “Yeni Hudut” veya “Yeni Kazanılmış Toprak” anlamına gelen Xinjiang (Şincan) adı verilmiş ve bu bölge Mançu Hanedanlığı'nın bir eyaleti olarak ilan edilmiştir. Öte yandan, Mançu yöneticilerin giderek Çin kültürü ve yönetim anlayışını benimsemesiyle ve 1912’den bu yana Mançuların asimile edilmesiyle Çin resmî tarih yazımında Mançu Hanedanlığı, Çin Hanedanlığı olarak tanımlanmaktadır.

1912’de Mançu Hanedanlığı yıkılınca siyasi yetki, “devlet atası” olarak bilinen Sun Yat-sen ve müttefiklerinin eline geçti ve cumhuriyet içerisinde Milliyetçi Parti kuruldu. Sun Yat-sen, “Beş Uluslu Cumhuriyet” modelini önerdi; bu model Han Çinlileri, Mançular, Müslümanlar, Tibetliler ve Moğolları kapsıyordu. Ancak özellikle hanedanlığa karşı yürütülen devrimci mücadelede, Mançu egemenliğine karşı sert ifadeler yer alıyordu. “Mançuları devirmek” gibi sloganlar etnik bir milliyetçiliğe de kapı aralıyordu ve bu modele ters düşüyordu. 1919-1921 yıllarında Çin’de yaşayan tüm halkları “tek bir Çin milleti” olarak birleştirme çağrısında bulunuldu. Sun Yat-sen’den sonra liderliği devralan Chiang Kai-shek, Sun’un ilkelerini Konfüçyüsçüleştirdi ve Çinli olmayanları asimile etme düşüncesi devam etti.

Çin Komünist Partisi (ÇKP)’nin kuruluşundan sonraki milliyet politikalarının söylem kronolojisine bakıldığında, başlangıçta demokratik ilkelerden yola çıkılmasına karşın; zamanla bu çizgiden uzaklaşılmış ve geleneksel “Çinli” ve “Çinli olmayan” ayrımına dayanan anlayışa ve uygulamalara geri dönülmüştür:

•             1922-1937 yılları arasında: Çin Komünist Partisi, Çin’deki diğer etnik grupların kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olduğunu kabul etmişti.

•             1937-1945 yıllarında: Çinli olmayan milliyetlerin, Çin’den bağımsız bir devlet kurmalarına karşı çıkılmıştır.

Doğu Türkistan Müslüman Türkleri bağımsızlık mücadeleleride bu yıllarda devam etmiştir. 1949 yılında Çin, Doğu Türkistan'ı işgal edinceye kadar biri 1933, diğeri 1945 yılında olmak üzere iki defa bağımsız devletlerini kurdular. Doğu Türkistan toprakları o günden bugüne kadar işgal altındadır. Çin bölgede insan hakları ihlallerine giren politikalar uygulamaktadır.

•             1946-1949: Çinli olmayan kavimlere özerk bölge statüsü verilmesi söylemleri geliştirilmiştir.

•             1958'den sonra: Çin Komünist Partisi, Çin’de yaşayan tüm milletlerin topyekûn asimile edilmesinin, gelişmenin temeli olduğu fikrini savunmuştur.

•             1991'den 2012'ye kadar: Çinli göçmenleri özerk bölgelere yerleştirme, Batı Bölgesi Açılımı (2001) adıyla kaynakları sömürme, Doğu Türkistanlı öğrencileri Çin’in iç bölgelerindeki liselere gönderme (2000), Çift Dilde Eğitim (2004) adıyla Doğu Türkistanlıların ana dillerinin yasaklanması gibi asimilasyon politikaları uygulamaya konulmuştur.

Çin yönetimi, Doğu Türkistan'da kurduğu toplama kamplarında Doğu Türkistanlılara işkenceye devam ediyor. Uygur Müslümanlarının tutulduğu toplama kamplarında yaklaşık 3 milyon kişinin bulunduğu tahmin ediliyor. Toplama kamplarında Çinlileştirme politikalarının uygulandığı sistematik bir mekanizma işletiliyor.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren Doğu Türkistan'da yaşayan Uygur Türkleri başta olmak üzere bölgenin yerli halkları; dinî hayatın sınırlandırılması, kültürel kimliğin zayıflatılması, demografik yapının değiştirilmesi ve temel insan haklarının ihlali gibi pek çok uygulamaya maruz kaldıklarını dile getiriyordu. Bölgeden yurt dışına çıkabilen kanaat önderleri, akademisyenler, siyasetçiler ve insan hakları savunucuları bu durumu uluslararası platformlarda anlatmaya çalışıyorlardı. Ancak bu çabalar çoğu zaman beklenen karşılığı bulmuyordu.

Bunun birkaç önemli sebebi vardı:

1.            Ekonomik Çıkarlar: Her şeyden önce Çin, dünyanın yükselen ekonomik gücü olarak uluslararası sistem içerisinde giderek daha etkili bir aktör hâline gelmişti. Pek çok ülke, ekonomik ilişkilerini zedelememek adına Doğu Türkistan konusunda açık tavır almaktan kaçınıyordu. Ticaret, yatırım ve diplomatik çıkarlar, çoğu zaman insan hakları tartışmalarının önüne geçiyordu. Böylece Doğu Türkistan'dan yükselen yardım çağrıları, büyük güç dengeleri arasında yeterince duyulmuyordu.

2.            Bilgi ve İletişim Ambargosu: İkinci olarak bölgenin dış dünyaya büyük ölçüde kapalı olması, yaşananların bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmasını güçleştiriyordu. Uluslararası gazetecilerin, araştırmacıların ve insan hakları gözlemcilerinin bölgeye erişimi oldukça sınırlıydı. Bilginin denetlendiği, haber akışının kontrol edildiği bir ortamda yaşanan hak ihlallerini belgelendirmek kolay değildi. Bu durum, Çin yönetiminin resmî açıklamalarının uluslararası kamuoyunda daha fazla karşılık bulmasına zemin hazırlıyordu.

3.            Farkındalık Eksikliği: Üçüncü olarak ise küresel kamuoyunda Doğu Türkistan meselesine ilişkin bilgi eksikliği bulunuyordu. Pek çok insan Uygur Türklerinin tarihini, bölgenin kültürel mirasını veya yaşanan sorunların mahiyetini yeterince bilmiyordu. Dolayısıyla dile getirilen hak ihlalleri, bazı çevreler tarafından yerel bir güvenlik meselesi veya münferit olaylar olarak değerlendiriliyordu.

26 Haziran 2009’da Çin’in Guangdong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında Uygur işçilere yönelik gerçekleştirilen ırkçı saldırılar ve bu saldırılarda Çinli otoritelerin gözü önünde Uygur gençlerinin katledilmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Urumçi’de toplanan Uygur üniversite öğrencileri ve gençleri, sadece bu olayın faillerinin adalet önüne çıkarılmasını ve anayasal haklarının korunmasını talep eden barışçıl, silahsız bir yürüyüş düzenlediler. Ancak Çin devletinin bu sivil ve haklı sese cevabı; ağır silahlar, zırhlı araçlar, özel harekât birlikleri ve sokak ortasında gerçekleştirilen acımasız infazlar oldu. 5 Temmuz günü ve takip eden haftalarda Urumçi sokakları tam anlamıyla bir can pazarına dönüştü.

 Çin yönetimi için işler planlandığı gibi gitmedi. Dijital çağın ayak seslerinin belirginleştiği, internetin, erken dönem sosyal medya ağlarının ve kameralı cep telefonlarının kısıtlı da olsa yaygınlaştığı bu tarihî kesitte, Urumçi’den sızan amatör video kayıtları ve fotoğraflar Çin’in demir yumruklu sansür mekanizmasını delmeyi başardı. Sokaklarda vahşice katledilen sivillerin, kurşunlanan gençlerin, askerî araçların önüne dikilen silahsız kadınların görüntüleri, anlık olarak küresel medya ağlarına sızdı. BBC, CNN, Reuters, Al Jazeera ve Türk medya kuruluşları; Çin’in resmî haber ajansı Şinhua’nın servis ettiği dezenformasyon içerikli haberleri bir kenara iterek sahadaki ham ve korkunç gerçeği ekranlarına taşıdı. Bu dijital sızıntı, Çin’in "iç güvenlik operasyonu" masalını çürüten ve uluslararası kamuoyunu derin bir şoka uğratan ilk büyük kırılma noktası oldu.

5 Temmuz Urumçi Katliamı, Doğu Türkistan davasının savunucularının yıllardır uluslararası platformlarda dile getirdiği ancak "inandırıcı" bulunmayan yapısal ve sistematik zulüm gerçeğini şüpheye yer bırakmayacak şekilde tescilledi. Olayların büyüklüğü ve Çin devletinin uyguladığı şiddetin pervasızlığı karşısında, uluslararası insan hakları örgütleri (Amnesty International, Human Rights Watch vb.) bölgeye dair daha derinlemesine, bağımsız ve kapsamlı araştırmalar yapmaya zorunlu kaldı. Çin’in "burada sadece marjinal ve radikal gruplarla mücadele ediliyor" tezi, sokaklarda hakkını arayan her yaştan ve her kesimden sivil halkın topyekûn hedef alınmasıyla tamamen çöktü.

5 Temmuz’un ardından uluslararası siyaset arenasının koridorlarında da taşlar yerinden oynadı. Çin’in ekonomik gücünün yarattığı çekim alanına rağmen, Urumçi’de yaşanan vahşetin büyüklüğü karşısında birçok devlet ve lider sessizliğini bozmak zorunda kaldı. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin dönemin başbakanı şimdiki Cumhurbaşakanı sayın Recep Tayyip Erdoğan; Olayların hemen ardından Temmuz 2009'da yaptığı açıklamalarda, yaşananları "vahşet" ve "adeta bir soykırım" olarak değerlendirmiştir. Çin yönetimini olaylara orantısız güçle müdahale etmekle eleştirmiş ve konuyu Birleşmiş Milletler gündemine taşıyacaklarını ifade etmişti.. Bu tarihî çıkış, Doğu Türkistan meselesinin İslam dünyasında ve uluslararası diplomasi havzasında en üst perdeden karşılık bulmasının önünü açtı.

Şüphesiz uluslararası kamuoyunun dikkatinin artması, Doğu Türkistan'daki sorunların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Hâlen bilgiye erişim konusunda ciddi güçlükler bulunmaktadır. Olayların bütün yönleriyle aydınlatılması, bağımsız araştırmaların yapılabilmesi ve kaybolduğu bildirilen kişilerin akıbetinin ortaya çıkarılması yönündeki talepler güncelliğini korumaktadır. Bununla birlikte 5 Temmuz'un ardından oluşan farkındalık, meselenin küresel ölçekte daha fazla tartışılmasına ve uluslararası insan hakları gündeminde daha görünür hâle gelmesine katkı sağlamıştır.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.