Çin Propagandasına Figüranlık: Doğu Türkistan Gezisi ve Gerçekler

Geçtiğimiz günlerde İsmail Saymaz ve ,Özlem Gürses başta olmak üzere  bir grup gazeteci Türkiye-Çin Dostluk Vakfı'nın davetiyle 12-19 Temmuz tarihleri arasında Çin'e, oradan da Doğu Türkistan'a gitti. Bu gazetecilerin dönüşte sunduğu tablo, Çin'in bölgedeki yalan dolanla nasıl iş yaptığını, nasıl bir kara propaganda ile çalıştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Gazetecilerin  Ürümçi, Kaşgar ve Yining gibi merkezleri kapsayan seyahat sonrası paylaşımları; bölgedeki akıllı fabrikaları, geniş otoyolları, tertemiz sokakları, açık camileri ve kişi başına düşen milli geliri öne çıkaran bir güzellemeye dönüştü. Ancak bu tablo, hakikatin tamamını mı yansıtıyor, yoksa Pekin yönetiminin küresel kamuoyuna pazarlamak istediği kurgusal bir tiyatrodan mı ibaret?
Çin'in Türkiye'den tanınmış gazetecileri Doğu Türkistan'a götürerek böyle bir propaganda turu düzenlemesi tesadüf değildir. Bu hamlenin arka planında, Türkiye'de son dönemde yeniden yükselişe geçen Doğu Türkistan duyarlılığını sönümlendirme çabası yatmaktadır. Son yıllarda ülkemizde Müslüman Doğu Türkistanlı kardeşlerimizin kişisel çabaları, dernek faaliyetleri ve bölgeye giden tarafsız ve sponsorsuz, bağımsız gazetecilerin çalışmalarıyla bir Doğu Türkistan hassasiyeti, bilinci ve farkındalığı oluşmaya başladı.
Geçtiğimiz yıl gazeteci Taha Kılınç'ın Doğu Türkistan'a yaptığı seyahat ve sonrasında kaleme aldığı tarafsız, objektif gözlemler, Çin yönetimini ciddi şekilde rahatsız etmişti. Kılınç'ın ajitasyondan uzak, hakikati olduğu gibi aktaran gözlemleri ve bu doğrultuda Türkiye genelinde oluşan farkındalık; Uygur Türklerinin yaşadığı mağduriyeti yeniden kamuoyunun ana gündem maddelerinden biri haline getirdi.
Pekin yönetimi için Türkiye'deki bu dip dalgayı kırmak hayati bir önem taşımaktadır. Tam da bu nedenle, kamuoyunda geniş kitlelerce takip edilen meşhur gazeteciler Doğu Türkistan'a davet edilmekte, gözleri boyanmakta ve oluşturulan yüksek bütçeli halkla ilişkiler organizasyonlarıyla "Aslında durum bildiğiniz gibi değil" algısı işlenmeye çalışılmaktadır. Burada yapılmak istenen şey; objektif gözlemlerle inşa edilen toplumsal bilinci, rejim sponsorlu yayınlarla sulandırmaktır.
Gezi dönüşü paylaşılan izlenimlere bakıldığında, bölgenin "müreffeh ve zengin" olduğu, sokakların "tertemiz ve bakımlı" olduğu, Türk kültürünün "her şeyiyle yaşadığı", camilerin "açık ve ibadetin serbest" olduğu, Çin'in ise "sadece bazı mecburi güvenlik tedbirleri" aldığı anlatılıyor.
Saymaz'ın yazdıklarına bakalım: "Türkiye-Çin Dostluk Vakfı'nın daveti üzerine bir grup gazeteci olarak 12-19 Temmuz'da 'Doğu Türkistan' diye bilinen, Çin'in Şincan Uygur Özerk Bölgesi'ni ziyaret ettik.
Bu yıl Şincan'ın özerk bölge ilan edilmesinin 71'inci yılı.
Nüfusun yüzde 60'ı Uygurlardan, Kazaklardan ve Kırgızlardan oluşuyor. Kazakların yaşadığı İli adlı otonom şehir de var.
Biz Şincan'ın başkenti Urumçi'nin yanı sıra Kaşgar, İli ve İli'nin başkenti Yining'e gittik.
Urumçi'nin Büyük Pazar çarşısında dolaştık.
Kuruk Köprü Camisi'ne uğradık, imamla sohbet ettik.
Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hacip'in şehri Kaşgar'da Abat Hoca türbesini ziyaret ettik.
Tanrıdağı'nın kalbindeki Kalujan yaylasında çadırlarda konakladık. Az kalsın Cemal Enginyurt gibi uluyacaktım.
Tekeç nehrinde koşan Kazak atlarını izledik.
Şincan, büyük bir ekonomik sıçrama kaydetmiş.
44 havalimanı, 254 akıllı fabrika, 8 ülke ile sınırı olan serbest bölge ve 19 gümrük kapısı var.
Günde 3 bin araba ihraç ediliyor.
Denize kıyısı olmadığı halde Çin'de en çok deniz ürünü üretilen bölge burası. Taklamakan çölünde oluşturdukları havuzlarda üretim yapıyorlar. Çölü ağaçlandırıyorlar.
Yılda 300 milyon turist çekiyor.
Kişi başına düşen milli gelir 13 bin dolar.
Dağ başlarında çift şeritli yollar, uçsuz bucaksız bereketli tarım alanları, yılkı atlarının, yak öküzlerinin ve sürülerin otladığı ovalar ve yaylalar, sınırsız internet…
Sokaklarda dilenci yok.
Evsiz yok.
Gecekondu yok.
Kaldırımlarda izmarit bile görmedim.
Olumsuz yanı, heyula gibi, balkonsuz apartmanlar…
Uygurlar, Kazaklar ve Kırgızlar gündelik hayatta dillerini konuşuyor.
Uygurlar Arap alfabesi kullanıyor.
Çin parasında, kamu kurumlarında, trafik levhalarında ve dükkânların tabelalarında Çince'nin yanı sıra Arapça harfler var.
Okullarda Uygurca öğretiliyor.
Uygurca yayın yapan 3, Kazakça yayın yapan 1 televizyon var.
Şehrin sembolü Nasrettin Hoca'nın benzeri olan, Abanti. Yani, Efendi.
Camiler açık, ibadete engel yok.
Ancak güvenlikçi politikalar uygulandığını söyleyebiliriz.
Çin, ayrılıkçı hareketleri ve IŞİD'le bağlantılı Doğu Türkistan İslam Partisi adlı örgütün terör eylemlerini tedbirlere gerekçe gösteriyor.
Çin'i görmek…
Ata topraklarımızda dolaşmak heyecan vericiydi."
Bu tablo, Çin'in yıllardır dünyaya pazarladığı kara propagandaya birebir uyuyor. Ancak insan hakları örgütleri, BM raporları ve kaçabilen tanıkların ifadeleri bambaşka bir gerçeklik çiziyor. 2017'den itibaren yoğunlaşan "yeniden eğitim kampları", kitlesel gözaltılar, zorla çalıştırma, kültürel asimilasyon ve yoğun gözetim, bölgede sistematik ihlaller olarak belgeleniyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 raporu, bu uygulamaların "insanlığa karşı suç" niteliği taşıyabileceğini belirtmişti. 2026 itibarıyla da baskıların devam ettiği, zorla çalıştırma programlarının sürdüğü rapor ediliyor.
Bir gazetecinin, kendisine önceden hazırlanmış bir güzergâh üzerinden gösterilen birkaç sokağı, birkaç camiyi ve birkaç seçilmiş vatandaşı gördükten sonra "işte gerçek bu" demesi, mesleğin en temel ilkesiyle çelişir. Çünkü gazetecilik, gösterileni değil, gösterilmeyeni aramaktır. Bir rejimin size gezdirdiği yerleri değil, sizi götürmediği yerleri sorgulamaktır. Kaşgar'ın turistik sokaklarında gezerken, o sokakların birkaç kilometre ötesinde neler yaşandığını, kaç kişinin "yeniden eğitim" adı altında alıkonulduğunu, kaç ailenin birbirinden koparıldığını sormak gazetecinin asli görevidir. Bunu sormadan, önüne konulan manzarayı olduğu gibi kabul edip kamuoyuna servis etmek, gazetecilik değil, en iyi ihtimalle saflık, en kötü ihtimalle bilinçli bir propaganda ortaklığıdır.
Uluslararası siyasette otoriter rejimlerin kendilerine yönelik ağır insan hakları ihlali suçlamalarını perdelemek için başvurdukları en eski ve en tanıdık yöntemlerden biri "rehberli basın turları" düzenlemektir. Önceden belirlenmiş steril güzergâhlar, özel olarak hazırlanmış ağırlama programları, özenle seçilmiş konuşmacılar ve pırıl pırıl parlatılmış vitrin şehirler... Amacına ulaşmış bir halkla ilişkiler organizasyonu, gerçeği arama kaygısı taşımayan ziyaretçiler için her zaman elverişli bir zemin sunar.
Otoriter rejimlerin yabancı konukları ağırlama stratejisi son derece incedir. Sizi en gösterişli havalimanına indirirler, en bakımlı bulvarlarda gezdirirler, önceden brifing verilmiş yerel yetkilileri veya "sıradan vatandaş" rolündeki kişilerle tanıştırırlar. Bir İmamla yapılan sohbet, açık görünen bir cami, akıllı fabrikalar, yüksek ihracat rakamları, çölde yeşillendirilen tarım alanları... Ama bir bölgenin ekonomik kalkınma istatistikleri, o bölgede yaşanan kültürel ve dini baskıyı ortadan kaldırmaz. Bir ülkenin havalimanı sayısının çokluğu, o ülkedeki insan hakları ihlallerinin yokluğuna delil teşkil etmez. Zenginlik ile özgürlük, kalkınma ile adalet aynı şey değildir. Bir gazetecinin bu ayrımı yapamaması, ya mesleki bir zafiyettir ya da bilinçli bir tercihtir.
Bir rejimin davetlisi olarak, o rejimin çizdiği sınırlar ve görevlendirdiği rehberler eşliğinde yapılan gezilerden bağımsız bir gazetecilik faaliyeti çıkarmak son derece zordur. Zamanında Suriye'de Esed rejiminin kontrolündeki Şam gecelerinden, gece kulüplerinden yayın yapıp "Bakın burada savaş yok, hayat normal akıyor" diyen zihniyet ile bugün Çin'in belirlediği steril güzergâhlardan geçip "Camiler açık, ibadet serbest, bölge zenginleşiyor" raporu sunan zihniyet aynı yanılsamanın ürünüdür.
İsrail'in bir grup gazeteciyi Kudüs'ün ve Tel Aviv'in en lüks, en huzurlu caddelerinde gezdirip "Filistinliler gayet mutlu, hiçbir baskı yok" mesajı verdirmesi ne kadar inandırıcıysa; Çin yönetiminin kendi bütçesiyle ağırladığı isimlere gösterdiği birkaç açık cami ve modern pazar yeri üzerinden Doğu Türkistan gerçeğini okumak da o kadar inandırıcıdır.
Çin'in bölgede güvenlikçi politikalar uyguladığını belirtip bunu "IŞİD ve ayrılıkçı terör tedbirleri" söylemiyle meşrulaştırmaya çalışmak, doğrudan Pekin'in resmi tezlerini tekrarlamaktır. Yıllardır evlerinden, yurtlarından, kimliklerinden edilen Müslüman Uygur Türklerinin çığlığı dururken; "Sokaklarda izmarit bile yoktu" övgüleri dizmek, hakikati perdelemekten başka bir amaca hizmet etmez.
Mesele sadece bir gazetecinin Doğu Türkistan gezisi ve oradan aktardığı izlenimler değildir. Mesele, Türkiye kamuoyunun hafızasıyla oynama, vicdanını köreltme ve Doğu Türkistan konusunda oluşan hassasiyeti sönümlendirme stratejisidir.
Türkiye'de vicdan sahibi kamuoyu, Çin'in sahnelediği bu ucuz tiyatro oyununa gelmemelidir. Doğu Türkistan'daki zulmü parlatılmış asfaltların, akıllı fabrikaların ve yüksek binaların arkasına saklamaya çalışan yayınlara itibar edilmemelidir. Gazetecilik, zalimin ikram ettiği masalarda rejimin sözcülüğünü yapmak değil; tüm baskılara rağmen mağdurun ve hakikatin yanında durabilmektir. Bu tür yönlendirilmiş seyahatler sonucunda sunulan taraflı raporlar kayda geçirilmeli, toplumsal hafıza diri tutulmalı ve Doğu Türkistan halkının haklı mücadelesi vitrin haberlerine kurban edilmemelidir.
Doğu Türkistan'da yaşananlar, BM raporlarıyla, bağımsız araştırmacıların çalışmalarıyla ve bizzat oradan kaçabilmiş tanıkların ifadeleriyle defalarca belgelenmiş bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin üzerini birkaç açık caminin, birkaç temiz caddenin ve birkaç akıllı fabrikanın görüntüsüyle örtmeye çalışmak, ne bilgi eksikliğiyle ne de saf bir gözlem hatasıyla açıklanabilir. Bu, bilinçli bir tercihtir ve bu tercihin bedelini, sesini duyuramayan, yurdundan, dilinden, inancından koparılan Uygur Türkleri ödemektedir.
Türkiye kamuoyunun bu noktada üstleneceği rol bellidir: Çin'in sponsorluğunda üretilen vitrin haberlerini sorgusuz kabul etmemek, bu tür gezilerin arkasındaki niyeti görmek ve Doğu Türkistan meselesini gündemde tutan bağımsız, tarafsız sesleri desteklemektir.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.