5 Temmuz 2009 Urumçi Katliamı: Doğu Türkistan Gençliğinin Dönüm Noktası

"Türk milleti; Çin’in tatlı sözüne, yumuşak ipekli kumaşına aldanıp çok sayıda Türk milleti, öldün! [Türk milleti] Öleceksin! (...) O tatlı söze, yumuşak ipeğe kanıp uzak yerlere gidersen, Türk milleti, mahvolacaksın! "-Bilge Kağan 
Doğu Türkistanın ile kızıl Çin’in  kavgası yeni değildir.Bu kavga sadece bu yüzyılın kavgası değil,tarihin derinliklerine kadar uzanır. Taki bu kavga o kadar önemlidir ki  orhun abidelerine kadar girmiş ,tarihe adeta not düşülmüş gibidir.Bilge Kağan, Orhun Kitabeleri'nde Türk milletini Çin'in tatlı sözlerine, ipeklilerine ve zenginliklerine karşı uyarmıştır. Bu ihtişamın Türkleri asimile edip yok etmek için kurulmuş bir tuzak olduğunu belirterek; bağımsızlığı korumak ve kültürel yozlaşmaya karşı daima uyanık kalmak gerektiğini vurgulamıştır
Milletlerin tarihinde bazı hadiseler vardır ki yalnızca yaşandıkları günü değil, kendilerinden sonraki bütün nesilleri de şekillendirir. Bu olaylar, bir milletin hafızasında acının ötesinde yeni bir kimlik inşasının başlangıç noktası hâline gelir. 5 Temmuz 2009 Urumçi Katliamı da Doğu Türkistan halkı için tam anlamıyla böyle bir tarihî kırılmadır.
Tarih, benzer örneklerle doludur. Bazen bir millet, uzun yıllar boyunca sahip olduğu değerlerin farkına tam anlamıyla varamaz; kimliğini sıradan bir kültürel aidiyet olarak görür. Ancak maruz kaldığı büyük bir felaket, o milleti kendisiyle yeniden yüzleştirir. Acı, yalnızca kayıp üretmez; aynı zamanda hafızayı uyandırır, kimliği berraklaştırır ve ortak bir geleceğin inşasına zemin hazırlar.
Tarih boyunca birçok millet benzer kırılmalar yaşamıştır. Hindistan'da Amritsar Katliamı, Güney Afrika'da Sharpeville Olayı, Bosna'da Srebrenitsa ve Filistin'de Sabra ile Şatilla nasıl kolektif hafızanın temel taşları hâline geldiyse, Urumçi de Doğu Türkistan için aynı anlamı taşımaktadır. Çünkü bazı acılar, yalnızca kayıpları değil, aynı zamanda millet olma şuurunu da derinleştirir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 1992-1995 yılları arasında Bosna-Hersek'te yaşanan soykırımdır. Bosna Savaşı ve özellikle Srebrenitsa Soykırımı, yalnızca on binlerce Boşnak'ın hayatına mal olan bir insanlık suçu değildir. Aynı zamanda Bosna Müslümanlarının kimlik bilincini yeniden şekillendiren tarihî bir dönüm noktasıdır. Uzun yıllar Yugoslavya'nın "kardeşlik ve birlik" söylemi içerisinde yaşayan, Avrupa'nın doğal bir parçası olarak kendisini tanımlayan birçok Boşnak, savaşla birlikte şu temel sorularla yüzleşmek zorunda kalmıştır: "Biz kimiz?", "Neden hedef alındık?", "Bizi farklı kılan nedir?" Bu sorgulama süreci, Boşnak toplumunda dinî, millî ve tarihî kimliğin yeniden keşfedilmesine vesile olmuş; savaşın ardından Bosna'da güçlü bir kimlik bilinci ve tarih şuuru ortaya çıkmıştır. Bir bakıma soykırım, Boşnakların Avrupa içinde görünmez hâle gelerek asimile olma sürecini tersine çevirmiş; onları kendi tarihleri, inançları ve kültürel kökleriyle yeniden buluşturmuştur.
Doğu Türkistan'da yaşanan süreç de birçok yönüyle buna benzemektedir. 5 Temmuz 2009 öncesinde özellikle genç kuşakların bir kısmı, Çin yönetimiyle barış içinde yaşanabileceğine, ekonomik kalkınmanın ve modernleşmenin zamanla bütün sorunları çözeceğine inanıyordu. Ancak Urumçi'de yaşanan katliam, bu iyimser beklentileri derinden sarstı. Genç nesil ilk defa sistematik baskının yalnızca bireysel hak ihlallerinden ibaret olmadığını; bunun Uygur kimliğini, kültürünü, dilini ve inancını hedef alan daha geniş kapsamlı bir politikanın parçası olduğunu fark etti. Böylece 5 Temmuz, Doğu Türkistanlı gençler için yalnızca büyük bir acının değil, aynı zamanda "Biz kimiz?", "Neden hedef alınıyoruz?" ve "Kimliğimizi nasıl koruyacağız?" sorularının yüksek sesle sorulmaya başlandığı tarihî bir eşik hâline geldi.

Bu anlamda 5 Temmuz 2009, yalnızca takvimlerde yer alan bir tarih değil; Doğu Türkistan coğrafyasında yaşayan bir milletin, kolektif hafızasını derinden sarsan, masumiyetini kaybedip gerçeklikle yüzleştiği bir "varoluşsal eşiktir." Bu tarih, genç Uygur Türkleri  kuşakları için çocukluktan yetişkinliğe, hayal dünyasından hakikatler dünyasına geçişin en acı verici sınavı olmuştur.
İllüzyonun Yıkıldığı Gün: "Barışçıl Birliktelik" Miti
Her toplumda genç nesiller, geçmişte yaşanan acıları doğrudan tecrübe etmedikleri için tarihî olaylara farklı gözle bakabilirler. Doğu Türkistan'da da 1990'lı yılların sonu ile 2000'li yılların başında yetişen genç kuşakların önemli bir bölümü, anne ve babalarının yaşadığı baskıları dinlemekle birlikte bunların geçmişte kaldığını düşünüyordu. Çin'in ekonomik kalkınma söylemleri, modern şehirleşme projeleri ve eğitim politikaları, özellikle şehirlerde yaşayan gençler üzerinde farklı bir algı oluşturmuştu. Pek çok genç, Çin yönetiminin zamanla daha adil davranacağına, birlikte yaşamanın mümkün olduğuna inanıyordu.
Bu iyimserliğin oluşmasında Çin'in uyguladığı politikaların da önemli payı vardı. Bir taraftan ekonomik yatırımlar artırılıyor, yeni yollar, fabrikalar ve şehirler kuruluyor; diğer taraftan Uygur gençliği devlet okulları ve üniversiteler aracılığıyla Çin kültürüne daha fazla entegre edilmeye çalışılıyordu. Mandarin Çincesi eğitiminin yaygınlaştırılması, resmî söylemlerde "etnik birlik" vurgusunun öne çıkarılması ve kalkınmanın ortak refah getireceği iddiası, özellikle genç kuşak üzerinde etkili oluyordu.
Ancak bu görünürdeki refah söyleminin arka planında bambaşka bir gerçek vardı. Uygur Türklerinin ana dilinin kamusal hayattan giderek uzaklaştırılması, dinî hayat üzerindeki kısıtlamalar, kamu kurumlarında işe alımlarda yaşanan ayrımcılık, ekonomik fırsatların büyük ölçüde Han Çinlilerine yönelmesi ve bölgeye sistemli nüfus transferleri, aslında uzun yıllardır devam eden asimilasyon politikalarının parçalarıydı. Fakat bu uygulamalar, birçok genç tarafından günlük hayatın olağan akışı içinde yeterince fark edilemiyor ya da bunların geçici olduğu düşünülüyordu.


Eğitim sisteminin sunduğu müfredat, medya organlarının işlediği "büyük uyum" propagandası ve şehirleşmenin getirdiği yüzeysel kozmopolitizm, genç nesil üzerinde bir tür güven illüzyonu yaratmıştı. Büyükleri, geçmişin yaralarını ve travmalarını daha derin bir sessizlikle taşırken; gençler, "Çinlilerle birlikte modern bir gelecekte yaşıyoruz" yanılgısıyla hareket ediyor, aidiyet duygularını bu ekonomik vaatlerin içine hapsetmeye çalışıyorlardı.
Ancak 5 Temmuz, bu camdan kaleyi tek bir hamlede tuzla buz etti. Urumçi sokaklarında yükselen çığlıklar, binalardan yükselen dumanlar ve kaldırımlara dökülen kan, genç neslin üzerine inşa ettiği o kırılgan güveni yerle bir etti. O gün, sadece bir güvenlik olayı yaşanmadı; bir neslin, devletin "koruyucu" kimliğinin altındaki "ötekileştirici" ve "baskıcı" yüzüyle ilk kez bu denli çıplak bir şekilde karşılaşması gerçekleşti.
Kırılmanın Psikolojisi: Masumiyetten Hakikate
5 Temmuz 2009, genç Uygurlar için "politik bir erginlenme" sürecini başlattı. Öncesinde bireysel kariyer planları, kültürel etkinlikler ve günlük hayatın rutinleri içinde kaybolan gençlik, o günün akşamında kendini bambaşka bir gerçekliğin içinde buldu. Devletin güvenlik güçlerine verdiği sınırsız yetki, "güvenlik" adı altında sokaklara inenlerin sadece bir kesime karşı değil, bizzat Uygur Müslüman Türk kimliğinin kendisine karşı aldığı tavır, gençleri kaçınılmaz bir sorgulama sürecine itti.
"Bir toplumun en tehlikeli anı, hakikatin perdelerinin aniden kalktığı andır. 5 Temmuz, Uygur gençliği için bu perdenin yırtıldığı, devletle kurulan 'sözleşmenin' tek taraflı olarak feshedildiğinin anlaşıldığı o dehşetli andı."
Gençler, kendi ana yurtlarında "yabancı" veya "potansiyel suçlu" olarak görülmenin ne demek olduğunu, ailelerinin anlattığı masallarda değil, kendi gözleriyle şahit oldukları şiddette deneyimlediler. Bu, sadece fiziksel bir şiddet değil, aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir reddedişti. 
5 Temmuz 2009, Uygur Türklerinin hafızasında, adaletin ve insan onurunun yeniden tanımlandığı bir köşe taşıdır. Urumçi sokaklarında akan kan, sadece bir şehrin toprağına değil, o gün orada olan ve o günden sonra o olayın izlerini taşıyan her bir gencin zihnine kazınmıştır. Bu tarih, unutulması beklenen bir felaket değil; tam aksine, bir milletin kendi varlığını, haklarını ve tarihsel hafızasını yeniden inşa ettiği, "biz buradayız" demenin en sessiz ama en derin çığlığı olmaya devam edecektir.
Doğu Türkistanlı gençler için 5 Temmuz; adaletin henüz yerini bulmadığı, ancak mücadelenin asla son bulmayacağı bir inanç sancağıdır. Bu sancak, gelecek nesillere "unutma, unutulmasına izin verme" mesajını taşıyan en kıymetli mirastır.
Baskının artması, millî hafızayı ortadan kaldırmadı; aksine daha da güçlendirdi. Çünkü tarih göstermektedir ki zorla unutturulmak istenen her hatıra, çoğu zaman daha güçlü bir şekilde sonraki nesillere aktarılır. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan binlerce Müslüman Uygur genci, dedelerinin ve babalarının yaşadıklarını yalnızca aile hikâyeleri olarak değil, kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.

Bu süreç, yalnızca Doğu Türkistan açısından değil, dünya tarihi açısından da dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir. Çünkü modern çağda kimlik mücadelesi artık sadece silahla değil; bilgiyle, kültürle, hafızayla ve uluslararası kamuoyu oluşturma faaliyetleriyle yürütülmektedir. Uygur gençliği de bu yeni mücadele alanlarında varlık göstermeye çalışmaktadır.
5 Temmuz 2009 öncesinde Doğu Türkistan'da özellikle genç kuşaklar arasında etnik kimlik, büyük ölçüde kültürel bir aidiyet olarak algılanıyordu. Uygurca konuşmak, gelenekleri yaşatmak ve dinî hayatı sürdürmek, kimliğin temel unsurları olarak görülüyordu. Ancak Urumçi Katliamı'nın ardından bu algıda köklü bir değişim yaşandı. Etnik kimlik, yalnızca kültürel bir aidiyet olmaktan çıkarak siyasal haklar, temel özgürlükler, adalet ve var olma mücadelesiyle iç içe geçen millî bir bilinç hâline dönüştü. Genç nesil, yaşananların münferit güvenlik olayları değil, kendi kimliklerini hedef alan sistematik bir politikanın parçası olduğunu fark etti. Böylece "kim olduğumuz" sorusu, "nasıl var olacağız?" sorusuyla birleşti.
Tarih, baskının her zaman beklenen sonucu vermediğini göstermektedir. Bazen zulüm, korku üretmek yerine direnci; unutturmak yerine hafızayı; dağıtmak yerine ortak bir şuuru güçlendirir. Bosna'nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç'in şu sözü bu hakikati veciz bir şekilde ifade eder: "Onlar bizi öldürüp toprağa gömüyorlardı; tohum olduğumuzu bilmiyorlardı." Gerçekten de bazı katliamlar, bir milleti yok etmek için planlanırken, o milletin yeniden dirilişinin başlangıcına dönüşür.
Doğu Türkistan'da yaşananlar da bu tarihî hakikatin bir tezahürüdür. Yapılan katliamlar, uygulanan baskılar ve yürütülen asimilasyon politikaları Uygur Türklerini tarih sahnesinden silmeyi hedeflemiş olabilir. Fakat bu acılar, unutulup gitmedi; aksine bir milletin ortak hafızasına mıh gibi çakıldı. Her kayıp, her gözaltı, her kaybolan insan ve her dağılan aile, Doğu Türkistan'ın kolektif hafızasının ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Bugün dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan Uygur gençlerinin kimliklerine daha güçlü sarılmalarında, kültürlerini koruma çabalarında ve Doğu Türkistan meselesini uluslararası platformlara taşımalarında, 5 Temmuz'un bıraktığı derin izlerin önemli bir payı vardır.
Bu yönüyle Urumçi Katliamı, yalnızca acıyla hatırlanan bir tarih değildir; aynı zamanda yeni nesil Uygur Müslüman Türklerinin millî hafızasını, kimlik bilincini ve ortak gelecek tasavvurunu şekillendiren tarihî bir dönüm noktasıdır. Çin yönetimi, baskıyla bir kimliği ortadan kaldırabileceğini düşünmüş olabilir; ancak tarih bize göstermektedir ki bir milletin hafızasına kazınan acılar, çoğu zaman o milletin en güçlü direniş kaynağına dönüşmektedir.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.