Ufka dalan gözlerim… Yaşam mücadelesinin tam merkezinde azim ve sabırla çıktığım bir yolculuğun imtihanına talip olduğum gerçeği ile geçiyordu vakit. Yorgunluklarım vardı. Ve suskunluklarım. Bu bildiğiniz sustu ifadesinin belki bir tezahürü değildi. Bazen yıpratılmış bir dünyanın savaşların eşiğinde izlediğim feryatların yükü vardı sırtımda. Ben Hz. İnsan. Ben eşrefi mahlûkat… Dünyaya merhaba dediğim günün şafağında emekleme dönemimin şahitliğini yaşayan ve dua eden vatana millete hayırlı evlat olsun diyen anamın babamın duası beni ayakta tutan… Fakat yorgunluğuma rağmen ölümlü bir dünyanın vakitsel diliminde işleyen saatin ritminde bir mücadele bu.
Ben Hz. İnsan… Şairin dediği gibi “her şey ben yaşarken oldu.”(ismet özel) Savaşlara tanıklık etmenin yorgunluğu var sırtımda. Bir sokak başında bir kış günü battaniyeye sarılmış bir insanın gözyaşı var gözlerim de. Ve ben kapitalist bir anlayışın kurbanı olan Hz. insan. Dünya da yeri olmayan gözlemci statüsünde vaktin içinde bir nesil hatırlanacak bir hatıranın mahkûmuyum. Beni beşeriyet tanımadı. Ben savaş meydanlarında katliamın öznesiyim. Ben haklı tepkilerin hak bulmadığı bir coğrafyanın güçsüzlüğünün nesnesi idim.
Ve gündelik çıkarların peşinde, gündelizmin yorgunluğu var üzerimde… Ve ben Hz. İnsan… Çıkar kavgalarının tam merkezinde kurban edilmiş bir gelecek var bende. Ve ben ki bir yandan umut ve bir yandan korkunun mecali içerisinde hayatın bozulan ritmine uyum sağlama derdinde değildim. Tek başına bir yolculuğun bilmeden talip olduğum zorluğun sonuçlarına sabrederken buldum kendimi.
Boş versene deyip kenara çekildiğimiz her bir mevzunun içinde gözlemci ya da tanık olma mecburiyetinin sarsılmaz gerçeği ile tanıştık. Bu tanışma beyinsel sancıların ilk hezeyanı idi. Ve bu hezeyan geleceğin sağlam inşasında çürük tuğlanın harç tutmayan yapısından başka bir şey değildi. Ve umursamaz tavırların sosyal medya içerisinde vakit öldürmecelerin bunalımını yaşıyordu bu çağ. Kendince herkesin haklı olduğu ve herkesin kısa bilgilerle kendini âlim saydığı bir dünyanın beşeriyete dair sancılarıydı bu.
Bu çağ kendi filozoflarını üretti. Bilge ya da bilgiden yoksun öğrenilmiş temeli olmayan buz dağının görünen kısmı idi bu. Çünkü derinliği olmayan bilginin okyanuslarda kendini yüzer halde bulduğu bir dönemin sarhoşluğu var idi.
Ve ben Hz. İnsan… Beşeriyetin içerisinde insan kalma derdinde olma mücadelesinin yorgunluğuna talip ve bu yorgunluğun ilk arefesinde sırtımda taşıdığım yükten gözyaşları içerisinde sığındığım kendi dünyamın sorumluluğunu hiçbir vakit taşımadım. Çünkü acizliğin temsilcisi de ben idim.
Ve ufka dalan gözlerim. Uzakları seyre çıkmış olmanın açısal uzaklığından ibaretti yaşamım. Hayallerimin kurbanı olmadım. Belanın ağızdan çıkacak olan söze talipkarlığının farkındaydım. Fakat gözü kara cahil cesaretinin ilk ve son temsilcisi de bendim. Şartların keyfiyetine talip olan fakat düştüğü yerden kalkmasını da bilen bendim. Zora ve zorluğa talip olduğum için sabahında mücadele azmimim gerekçesini sorgulayan da bendim. Ve ben tarihin gördüğü beşeriyetin tanık olduğu Hz. insandım…
Yanlışların doğruya azık olmadığı, dört yanlışın bir doğruyu götüreceğini bile bile yaşamın tam merkezinde yer edinen yine bendim. Ve bir gün yanlışın doğruya azık olacağı umudu ile yaşayan ve beşeriyetin bütün zulmü içerisinde umudunu kaybetmeyen yine ben idim. Çünkü doğru ile yanlışın ne olduğunu bilmeyen bir çağın sosyolojik normlarından uzak, paranın hükümranlığında kaybolmuş zihniyetlerin dünyayı yönettiği bu zulme sessizliğim ile ortak olmadım.
Ve sonrası… Yine bir sonbahar… Ve benden bağımsız bir döngünün içerisinde vakit ilerliyordu.


