Vaktin sabrını kuşanmak, irade ister. Kervanın yolda düzelmesini bekleyenler ile kervanı baştan düzeltmenin zorluğuna talip olanlar, sanmayın ki vazgeçer. Önünüzdeki taşların kıymetini bilin; gecenin gündüze olan ihtiyacı, dostun düşmana olan inancı organizmayı diri tutar. Bünyenin ya da mikroorganizmanın yaşam için ihtiyacı olan sadece beslenme değildir. Bu anlamda iyi ki varsınız.
Taşları yemek yasaktır. Cümle İsmet Özel’e aittir. Yazarın o günün şartlarında ne düşünüp ne için bu cümleyi kurduğu hususunda yeterli bir fikre sahip olmam mümkün değil… Fakat buna dair, karınca kararınca birkaç cümle ben ekleyebilirim. Bu cümlenin varlığı belki bir akarsuyun önünde kıymetlidir. Akarsuyun bir kayayı sürükleme gibi bir derdi yoktur. Fakat vaktini bekler. Ve vaktin içinde yavaş yavaş törpüleyecektir. Vizyonu olan aksiyon alan bir sabrın gecesinden ve gündüzünden korkun.
Mevzu ne… Mevzu kendi içinde uzun… Bu mevzuya hasedi, hasetçiyi ya da savaşların gölgesinde binaların altından evladını çıkartan bir babanın sancısını ekleyebilirsiniz. Buna türlü ayak oyunları ile kendini mikro ve makro ölçekte uyanık sananları ekleyebilirsiniz. Bu bugünün yazısı değil. Tarihin başladığı günden bu yana bütün denklemin çok bilinmeyenli, fakat tekerrür etmeyecek kadar önemini yitirmiş, bayat düşünceleri de ekleyebilirsiniz. Ve dünün hesabı bugünün hesabını oluşturacaktır; elbette. Önemli değil sen ye; torunun ödesin. Ve bir gün sorarlar bu hesap kimin diye…
Mevzu insanlığın sürüklendiği uçurumun kendi çıkar kavgasında yer edinen her bir bireyin kapitalizme dair yaptığı uşaklığın semeresidir. Mevzu ne; aslında zulüm ile abad olunmayacağını anlamayacak kadar gaflet çukurunun kazma kürek sesleri arasında yer edinen sesi… Kendi düşeceği çukurun kazma ve kürek sesleri arasında yer edinen hırsın sesi bu… Tarihin karanlık mecralarında, mikro ölçekte dahi kalben yaşadığınız hastalığın faturasını kesmeye kalktığınız günün sabahında yer alan bir sabır bu… Bazen ideoloji adı altında mazlumların dünya coğrafyasında katliamı bu. Ve bunun adı savaş ve çığırtkanlığı… Sosyolojik çöküşün vicdanlarda yer edinmesine rağmen sessiz dünyanın çıkar mevzusu bu…
Dünya siyaset arenasına gelince…
Tarihin içerisinde mekân dâhilinde düşmanın diş göstermesi normaldir. Çünkü korku, diş göstermenin ilk etapta gösterilecek ilk savunma mekanizmasıdır. Meyveye durmuş bir ağacın taşlanması elbette göz yumulacak bir mevzu da değildir. Göz yumulacağını düşündürmek, bir başka tarafın sabrından metanetinden ya da bir işin sonunu beklemesine dair bir iradedir. Yine konuyu desteklemek adına İsmet Özel’den bir alıntılama yapmam gerekecek galiba… “Sakın ola, domuzla güreşmeye kalkışma…”
Tabi buradaki anlayışta şu olmamalı tamamen; kötülük etmeye yeltenene de gül atacak değiliz elbette… Fakat domuzun çamurdan yaşam alanına girip, çamurlaşmaya da niyetimiz yok. Çamurlaşmadan ve çamurdan keyif alan bir zihniyetin, çamur dolu zihniyetinin girdabına da girmeyeceğiz elbette. Çözümün ne olduğuna gelince, çözüm aslında halince bu işi halletmenin ya da çalıyı dolanmanın ilmi siyasetine talibiz. Yok, bundan da bir fayda çıkmayacağını anlamış olmanın bir fayda getirmeyeceği aşikâr ise; söz ile uslanmayanın sonu ne ola acep?
Çürümüşlüğün seviyesine dair, birkaç kelam edip, yazımı sonlandıracağım. Seviyesi düşük olan, seviyesi yüksek olanı kendi seviyesinde görmek ister daima… Zaten mevzuda kendi seviyesinden edindiği çevrenin ortalamasının zihinsel girdabında kaybolmasıdır. Ve bu çürümüşlük bu çağın medeniyet denilen kavramsal ifadesinin kılıf bulmuş halidir. Ve sonrası çamurlaşan zihniyetin, çamurdan aldığı keyfin artık bir normal değer niteliği taşıyacak olmasıdır. Çamurlaşmaya talip değiliz. Fakat kervanın yolda düzelmesini de bekleme gafletinde olmayacağız. Sağlıcakla…


