Düne dair ifadelerin varlığından ziyade geleceğin öngörüsü içerisinde ve anın vakitlere bölünmüş dilimi, yaşamın kendi hikâyesine ev sahipliği yapıyor. Bu haftanın köşe yazısına dair ise; bir öngörüde bulunma derdinden ziyade geçmişin geleceğe olan etkisine nazar-ı dikkat kesilmenin anın içinde var olan yorumların zihni yormakla meşguliyetine dair olsun istedim.
Zihnin yorgunluğuna dair bir çabalama meşguliyeti gündelizmin uzağında seyrediyor bugünlerde… Geleceğe dair kurulan her bir hayalin olmuş olanla ve söylenmek için söylenmiş olan hiçbir cümle ile bağlamı yoktur.
Fakat burasının deli dana hastalığından bertaraf olmadığını da bir kenara not etmek gerekir. Bazen ilerlediğini çok ciddi mesafe aldığını düşünenler ile gerçekten ilerleyenler arasında ciddi bir fark vardır. İlmi anlamda ilerleyenler ve bir hayalin geleceğe dair öngörüsüne ev sahipliği yapan zihinlerin çalışmaktan gayret etmekten başka çıkar yolları olmadığını bildiklerini ve bunun yorgunluğu ile keyifli ve bazen yorgun uykularda sayıkladıkları aşikârdır. Yalnız çalışmaktan ve gayret etmekten uzakta sadece günü kurtarma derdinde olanlar bitmişliğin gündelik keyfi arasında deli dana hastalığına yakalanmış olmaları gözlem yeteneğinize bağlıdır. Deli dana hastalığı ise; ilerlediğini sananların aslında kendi etrafında dönmesinden başka bir şey değildir. Ve bu bulaşıcıdır. Çevresindekilerin de kendi gibi olmasını ve rahatlığın keyfiliğini öne sürerler. Aslında her bir söz kimin heybesinde ne olduğunu da bu anlamda aşikâr eder.
Kim ki size konformist bir alandan bahsediyorsa, uzak durun. Bugün rahatımızı terk etmek zorundayız. Bugün çabalamanın ve yorgunluğun hissedilebilir haline talip olmak zorundayız. Her şeyden öte dünya da masumların kan ve gözyaşı ve yokluğun içerisinde umudun ve ümidin, karamsarlığı dahi en iyi ümit olarak yaşadıkları bir dönem de daha çok çalışmalıyız. Bugün Doğu Türkistan da bugün Filistin de yaşananlar malumunuz. Yorulabiliriz, yıpranabiliriz. Fakat daha çok yıpranmayı ve daha çok yorulmayı göze almayanlar sadece uyuduğu uykuyu nimetten sayanlardır. Daha çok düşüncenin eşiğinde kalkınmanın, ilerlemenin, üretmenin gayreti içerisinde olacağız. Temenni ile bu işler kesinlikle yürümüyor ve yürümemiştir de.
Kendi beş yıllık kalkınma planınıza hala sahip değilseniz. Değişen şartların ezikliği altında hala ne oluyor diyorsanız; çağa dair lumpen bir yabancılaşmanın eşiğinden çıkma derdi ile okumuyorsanız, eksiklikler çığ gibi büyüyecektir. Dönem değişecek, vakit değişecektir. Şayet bir ilerlemeye ve düşünmeye talip iseniz. Geçmişin yorumu geleceği yoracak, eleştiri yapıcı olmayan yönüyle baş gösterecektir. Çünkü meyve veren ağacı taşlarlar. Şunu da buraya not düşmekte fayda var; şeytanlık yapanların taşlanması ile meyve veren ağacın taşlanması aynı kategori de değildir. Olmamıştır da. Burada nerede ne için taşlandığınızın farkında değilseniz, gündelik avuntuların ve haklı çıkmak gibi bir gayretin içerisinde olursunuz. Diplomalı lumpenler ile özentinin gölgesinde yaşayan lumpen anlayışından ve dijital çağın yirmi saniyelik kesitlerinde hayat bulan bir lumpen anlayışından bahsetmiyorum size.
Sonuçta neticeyi bilemem; fakat akıbet ne ola?
Neticeye dair kavramsal ifadeleri bir koşu takımının bütün iç dinamiklerine dair bir ilerlemeye tabi tutsam da sonuca dair bir kestirim de bulunma derdin de olmadım. Akıbetin ne olacağı konusunda ise bir kestirimde bulunma gafletinin bütün parametlerinden uzağım…
Akıbetin ne olacağı hususunda beşeriyet planında karşılığını bilmek gibi bir gaflet hali bizim kültürümüzün bir neticesi değildir. Neticenin gündelizm kavramı içerisinde edindiği yer ve günlük reçetenin neticeye dair birikimleri akıbetin varlığına dair bir ipucu verir mi acep ola? Çünkü neticenin gündelik sonuçlar ve haftalık planın bir eseri olması beşeriyetin içinde günlükler serisinin ilkini oluşturacaktır. Sürece dair bir sonuç elbette olacaktır. Ve bu sonuç kavramsal nitelik olarak vaktin sınırları içerisinde bir sırra sahiptir. Ve biz elimizdeki fidanı dikmekle mükellefiz.
Sağlıcakla kalın.


