“İktidar Bizi Kendimize Yabancılaştırdı”
Tarih, iktidarı kaybedenlerin hikâyelerinden çok, iktidar tarafından değiştirilen insanların hikâyeleriyle doludur. Çünkü insanın hakikati, çoğu zaman mahrumiyet günlerinde değil, imkân günlerinde ortaya çıkar. Yoklukta ahlaktan söz etmek kolaydır; asıl mesele varlık içinde ahlakı koruyabilmektir. Güçsüzken adalet istemek tabii bir taleptir; fakat güç sahibi olduğunda adaleti kendine karşı da işletebilmek nadir bir erdemdir.
Bu nedenle bir toplumun ahlaki seviyesi, muhalefetteyken söyledikleriyle değil, iktidardayken yaptıklarıyla ölçülür. Zira muhalefet, insana eleştirme hakkı verir; iktidar ise hesap verme sorumluluğu yükler. Muhalefette iken hak, hukuk ve adalet talep edenlerin; iktidara geldiklerinde aynı ilkelere ne kadar sadık kaldıkları, aslında bütün iddialarının samimiyet testidir.
Son çeyrek asırdır Türkiye'de yalnızca bir siyasi hareket değil, aynı zamanda belirli bir dünya görüşü, belirli bir ahlak iddiası ve belirli bir medeniyet tasavvuru iktidar tecrübesi yaşamaktadır.
Türkiye'de yaklaşık çeyrek asırdır milli ve manevi değerleri bir kimlik olarak taşıyan, muhafazakâr değerleri ön plana çıkaran bir siyasi anlayış iktidardadır. Bu dönemi değerlendirirken yalnızca sandık sonuçları, bakanlar, belediyeler veya meclis aritmetiği üzerinden değerlendirmek büyük bir yanılgı olur. Siyasi iktidar, doğası gereği diğer iktidar alanlarıyla beraber gelir. Kim siyasal anlamda güç sahibi olmuşsa, onun düşünsel, kültürel ve ekonomik uzantıları da toplumun diğer katmanlarında etkili olduğu için iktidara gelmiştir. İktidara gelişi belki böyle olmasa bile iktidarda kalışı kesin böyledir. Yoksa iktidarını sürdüremez. Bu anlamda bugün toplum tarafından test edilen sadece siyasi iktidar değildir. İnanan ve muhafazakâr kesimler, siyasi arenadaki hâkimiyetlerini ekonomik hayatta, sosyal ilişkilerde, sanatsal üretimde, sivil toplum kuruluşlarında ve hatta gündelik hayatın pek çok alanında bir oluşturduğu önkabülü ile hareket edilir. Bu bugün böyle midir? Öyle olmasa bile toplum bunu böyle kabul eder. Gerçi siyasi iktidar zaman zaman "Kültürel iktidar olamadıkları" eleştirisini yapmıştır, ama bu gerçeği değiştirmez.
Bugün siyasi iktidarı eleştirmek çok kolay. Neyle eleştirilir iktidar? En basit olarak vaadelerini yerine getirip getirmediğiyle. Zaten eğer vaadettiklerini yerine getiriyorsa toplum onu bir sonraki seçimde bir daha getirir iktidara. Getiremediyse toplum onu iktidardan uzaklaştırır. Sen ister eleştir, ister destekle, toplum bunu görür.
Ben bugün burada bir siyaset eleştirisi değil, siyaseti besleyen toplumun katmanlarını, bu katmanların iktidar sınavını ele alacağım.
Bir zamanlar "çevrede" olanlar, artık toplumun merkezinde. Yani milli ve manevi değerleri bir kimlik olarak taşıyan, muhafazakâr değerleri ön plana çıkaran insanlar artık merkezde. Tek partili dönemlerin itelenen, kakalanan, toplumsal hayatta ötekileştirilen, kamusal hayattan dışlanan inançlı insanlar bugün toplumun merkezinde. Bu süreç hemen olmadı elbette. Necmettin Erbakan'ın milli görüş hareketiyle başlayan inanan insanların adam yerine konması ve şimdi de nihayet iktidar gelmesi. Burada tarihsel süreci uzun uzadıya anlatmak istemiyorum. Bugün bahsettiğimiz kesim her konuda söz sahibi. İşte bundan dolayıdır ki, bu çeyrek asırlık dönemin bir muhasebesi yapılacaksa, kesilecek hesap sadece siyasi arenadaki aktörlere değil, bu gücün nimetlerinden faydalanan tüm toplumsal katmanlara yöneltilmelidir. İktidarın imkânlarıyla büyüyen devasa ekonomik yapılar, holdingler, iktidar güdümlü sivil toplum kuruluşları, vakıflar ve dernekler de bu sorgulamadan azade tutulamaz. Toplumun her kesimi, elinde tuttuğu gücün, nüfuzun ve servetin hesabını kendi vicdanında ve toplum önünde vermelidir.
Bu yüzden hesap sorma süreci de çok boyutlu olmalıdır. Sadece siyasi iktidardan değil, onun oluşturduğu tüm iktidar odaklarından hesap sorulmalıdır. Ekonomik birliktelikler, vakıflar, dernekler, medya kuruluşları, sanat çevreleri ve bürokrasideki kadrolaşmalar tek tek kendini sorgulamalıdır. Toplumun her kesimi, özellikle de “Müslüman” sıfatını taşıyanlar, bu çeyrek asrın bilançosunu çıkarmak zorundadır.
İktidarı eleştirerek biz bu işten sıyrılamayız. Bugün bir olumsuzluk varsa “canım iktidarda olanlar düşsün, koltuklarda oturanlar hesap versin” deyip işin içinden çıkamayız. Bu kolaycılığa kaçmak olur.
Gelin şapkamızı önümüze koyalım ve bu sorgulamayı bireyden topluma, STK'lardan cami cemaatine, derneklerden vakıflara toplumun tüm katmanlarına ulaşacak şekilde bu sorgulamayı yapalım, kendimizle bir yüzleşelim.
Ancak acı bir gerçek var ki, biz bu yüzleşmeyi yapamıyoruz. İşin hemen kolayına kaçıp siyasi iktidara işi havale ediyoruz. Son çeyrek asırda iktidarın getirdiği o tatlı sarhoşluğun ardından gelen ağır çürümeyi, sadece siyasetin dar koridorlarında değil, hayatın her alanında, en güvendiğimiz yapıların içinde gördük. İktidar olmak, beklediğimizin aksine bizi olgunlaştırmadı; bilakis, sınanmadığımız günahların faili haline getirdi. Muhalefetteyken sergilediğimiz o asil duruşu, haksızlığa karşı yükselttiğimiz o gür sesi, düşünsel anlamda ürettiğimiz o derinlikli eleştirileri iktidar koltuklarına oturduğumuzda unuttuk. "Bir Müslüman nasıl muhalif olur?" sorusunun cevabını iliklerimize kadar biliyor ve layıkıyla uyguluyorduk. Zalimin karşısında, mazlumun yanında durmanın teorisini ve pratiğini yazmıştık. Fakat "İyi bir Müslüman nasıl iktidar olur? Güçle, parayla, makamla nasıl imtihan edilir ve bu imtihandan nasıl alnının akıyla çıkar?" sorularının cevabını ne yazık ki veremedik.
Müslümanlar uzun yıllar boyunca muhalefet tecrübesine sahip oldular. Haksızlıklara karşı çıkmayı, zulme itiraz etmeyi, adalet talep etmeyi, yanlışları eleştirmeyi öğrendiler. Özellikle yakın tarih boyunca Müslüman çevrelerin ortaya koyduğu fikrî mücadele, birçok konuda önemli bir bilinç oluşturdu. Bir Müslümanın muhalefet ederken nasıl bir ahlak sergilemesi gerektiğine dair ciddi bir birikim meydana geldi. Güç karşısında hakkı söylemek, bedel ödemeyi göze almak ve ilkelere bağlı kalmak konusunda önemli örnekler ortaya çıktı.
Fakat aynı başarıyı iktidar tecrübesinde gösterebildiğimizi söylemek zordur. Muhalefette iken savunduğumuz birçok ilkenin, iktidarın sunduğu imkânlarla karşılaştığında nasıl aşındığını hep birlikte gördük. Eleştirdiğimiz bazı davranışların farklı biçimlerde kendi çevrelerimizde de ortaya çıkmasına şahit olduk. İktidarın nimetleri, insanın iç dünyasını sınayan en ağır imtihanlardan biridir. Çünkü yoklukta dürüst olmak görece kolaydır; asıl mesele imkân sahibi olduğunda dürüst kalabilmektir. Yetki sahibi olduğunda adaleti koruyabilmektir. Güç eline geçtiğinde tevazuyu muhafaza edebilmektir.
İşte tam da bu noktada iktidar meselesinin yalnızca siyasî bir konu olmadığı ortaya çıkar. İktidar, insanın nefsiyle doğrudan ilgili bir meseledir. Makam sevgisi, nüfuz arzusu, öne çıkma isteği, insanlar üzerinde etkili olma tutkusu ve başkalarını yönetme hevesi; insanın iç dünyasında sürekli büyüyebilen duygulardır. Eğer bunlar ahlakla, vicdanla ve sorumluluk bilinciyle denetlenmezse zamanla bir tür iktidar şehvetine dönüşür.
İktidar şehveti ise insanı hakikatten uzaklaştıran en büyük tehlikelerden biridir. Çünkü kişi artık doğruyu aramaktan çok, bulunduğu konumu korumaya çalışır. Adaleti tesis etmek yerine kendi çevresini güçlendirmeyi önemser. Hizmet etmeyi değil, hâkim olmayı amaçlar. Böylece amaçlarla araçlar yer değiştirir. İnsanlar artık Allah’ın emaneti olan varlıklar olarak değil, kişinin kendi nüfuzunu artırmak için kullanabileceği araçlar olarak görülmeye başlanır.
Bu durumun ortaya çıktığı yerde dostluklar samimiyetini kaybeder. Kardeşlik söylemleri devam etse bile hakiki kardeşlik ortadan kalkar. Çünkü insanlar birbirlerine Allah rızası için değil, menfaat ilişkileri üzerinden yaklaşmaya başlarlar. Makama yakın olan değer kazanır, uzak olan değersizleşir. Liyakat yerini sadakate, ehliyet yerini bağlılığa bırakır. İnsanların fikirleri değil, hangi çevreye ait oldukları önemsenir. Böyle bir atmosferde ise ahlaki çürüme kaçınılmaz hale gelir.
Geçtiğimiz çeyrek asırlık zaman dilimi, gücün zehirleyici doğası karşısındaki çaresizliğimizin bir vesikasıdır. İktidarın o göz kamaştırıcı güzellikleri, sunduğu eşsiz avantajlar ve bitmek bilmeyen nimetleri karşısında, iddia ettiğimiz o "Müslümanca" tavrı, adil şahitliği sergileyemedik. Bu güç atmosferi, bu rant ve makam paylaşımı ortamı, maalesef içimizde daha önce hiç tanımadığımız, yeni ve tuhaf tiplerin türemesine zemin hazırladı.
İşte tam bu noktada, bu yeni insan tipolojisinin anatomisini anlamak için İhsan Fazlıoğlu hocanın şu can alıcı tespite kulak vermek zorundayız: "Hemen her konudaki maddî ya da manevî 'iktidâr' şehvetini denetleyemeyen kişiler, insanlar ile dost olamazlar. Çünkü, insanları yalnızca hâkimiyetlerini pekiştirecek 'araçlar' olarak görürler. Bu nedenle, son derece vicdansız, ahlaksız ve insafsız olurlar."
Bu cümle, yaşadığımız ahlaki erozyonun kalbine saplanmış bir neşterdir. İktidar şehveti, sıradan bir arzu değil, insanın ruhunu ele geçiren, empati duygusunu yok eden, gözünü kör eden ontolojik bir hastalıktır. İster devleti yönetmek olsun, ister bir vakfın başkanı olmak, isterse küçük bir şirketin patronu olmak… Hangi ölçekte olursa olsun, gücü eline geçiren ve bu gücün getirdiği kibri denetleyemeyen insan, giderek insani özelliklerini kaybeder.
Maddi veya manevi iktidar şehvetinin esiri olan bir kişi için artık karşısındaki "insan", saygı duyulması gereken, hakları olan, onurlu bir muhatap olmaktan çıkar. İnsan, "eşref-i mahlukat" vasfını yitirir ve iktidar sahibinin gözünde sadece bir "nesneye", bir "araca" dönüşür. Dostluk, kardeşlik, yoldaşlık gibi kavramlar bu kişilerin lugatından silinir. Çünkü dostluk, eşitler arasında kurulur; karşılıklı fedakârlık, sevgi ve hesapsız bir bağlılık gerektirir. Oysa iktidar hastası bir birey, etrafındaki herkesi kendi hegemonyasını sürdürmek için kullanacağı piyonlar, basacağı basamaklar veya alkışlayacak kitleler olarak görür.
Bu araçsallaştırma, beraberinde korkunç bir vicdani felç getirir. İnsanları araç olarak gören bir zihniyet, amaçlarına ulaşmak için her yolu mubah sayar. İşte vicdansızlığın ve insafsızlığın kök saldığı yer burasıdır. Makamını korumak için yalan söylemek, iftira atmak, haksızlık yapmak, liyakatsizleri kayırmak, emanete ihanet etmek bu kişiler için artık rahatsız edici bir günah değil, "davanın selameti" veya "beka" adına yapılması gereken rutin işler haline gelir. Ahlak, sadece başkalarına vaaz edilirken kullanılan süslü bir kelimeye indirgenir; pratik hayatta ise menfaatlerin önünde bir engele dönüştüğünde kolayca çiğnenip geçilir.
Bugün, etrafımızda sıkça gördüğümüz, güce tapan, menfaat için şekilden şekle giren, dün "ak" dediğine bugün gücün emriyle "kara" diyen o türedi tiplerin temel özelliği budur: Ahlaki pusulalarını iktidar hırsına kurban etmiş olmaları. Bu kişiler, sadece siyasi arenada değil, iş hayatında, dernek yönetimlerinde, hatta akademik kadrolarda bile aynı tahribatı oluşturur. Liyakat ve ehliyet yerine sadakat ve itaat isterler. Eleştiriyi ihanet, farklı düşünceyi tehdit olarak algılarlar.
Muhalefette sergilediğimiz o ahlaki hassasiyeti, o düşünsel derinliği iktidarda da koruyabilseydik, bugün çok farklı bir tabloyla karşı karşıya olabilirdik.
Ne var ki olgunlaşamadık. İktidarın konforu, eleştiriyi içselleştirme yerine dışarıya yöneltmemize, hesap verme yerine hesap sorma alışkanlığımıza yol açtı. Bu durum, yalnızca siyasi bir başarısızlık değil, aynı zamanda ahlaki ve ruhsal bir kayıptır. Yeni nesiller, bu çeyrek asrın mirasını sorgularken hem başarıları hem de hataları açıkça görmek zorundadır. Başarıları inkâr etmek haksızlık olur; ama hataları örtbas etmek ise daha büyük bir haksızlıktır.
Sonuç olarak, çeyrek asırlık bu deneyim bize acı bir gerçeği öğretti: Gücü elde etmek bir başarı olabilir, ancak asıl mesele o gücün insanı neye dönüştürdüğüdür. İktidarın imkânlarıyla palazlanan, bu süreçte sivil toplumdan ekonomiye kadar her alana yayılan yapıların içine düştüğü çürüme, gücün denetimsizliğinin ve ahlaki referansların kaybedilmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. İnsanı araçsallaştıran, dostluğu bitiren ve vicdanı körleştiren bu iktidar şehvetiyle yüzleşmeden, ne bireysel ne de toplumsal bir arınma mümkün olacaktır. Bizler, iyi bir muhalif olmanın erdemini göstermiştik; ancak şimdi, güç elimizdeyken kaybettiğimiz o insani ve ahlaki değerleri, o sarsılmaz adaleti yeniden inşa etmek gibi çok daha zor, çok daha çetin bir sınavla karşı karşıyayız. Bu sınavdan geçmenin tek yolu ise, gücü bir tahakküm aracı olarak değil, ağır bir emanet ve hesap verilecek bir sorumluluk olarak görmeyi yeniden öğrenmekten geçmektedir.
Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, başkalarını suçlayan bir dil değil, samimi bir muhasebedir. Siyaset kurumu kendi muhasebesini yapmalıdır. Vakıflar ve dernekler kendi muhasebelerini yapmalıdır. Ekonomik güç elde eden çevreler kendi muhasebelerini yapmalıdır. Akademi, medya ve sivil toplum da aynı şekilde kendisini sorgulamalıdır. Çünkü çürüme yalnızca bir alanda meydana gelmemiştir. Eğer bir başarıdan söz edilecekse bu başarı ortak olduğu gibi, eksiklikler ve hatalar da ortak bir muhasebeyi gerektirmektedir.


