‘’Yolunu bildikten sonra, önün çöl olmuş ne çıkar?’’ diyor filozof Lucretius. Trafiğin rahat akması, yayaların ve araçların birbirini boğmadan hareket etmesi gerekirken, kıt bir coğrafyaya sahip Karadeniz insanının yaşadığı ulaşım sıkıntısından daha fazla çile çekiyor Erzurumlu.
Erzurum yaylasında trafikte ilerlemek adeta mücadeleye dönüşüyor. Sebebi, o yolun nasıl yapıldığı ve nasıl yönetildiği. Erzurum’da “Ne kadar yol yapıldı?” değil, “Neden yapılan yolları düzgün ve güvenli kullanamıyoruz?” sorusu soruluyor.
Şehrin birçok noktasında asfalt yenileniyor. Yeni yollar yapılıyor, mevcut yollar elden geçiriliyor. Fakat yıllardır aynı sorunları yaşıyoruz. Çökmeler… Seviye farkları… Bozuk zeminler… Ve yolun ortasında yükselip alçalan rögar kapakları… Bazı caddelerde araç kullanmak “Test parkuru” deneyimine dönüşüyor.
Kimi rögar kapağı yolun üzerinde yükseliyor, kimi asfaltın içine gömülüyor. Asfaltla kapak arasındaki seviye farkı hem araçlara zarar veriyor hem de sürüş güvenliğini tehdit ediyor. Oysa bunun çözümü o kadar zor değil. Rögar kapağı yol seviyesinde olacak. Asfalt düzgün uygulanacak. Çöken zemin zamanında onarılacak. Ve yolun bütün unsurları aynı mühendislik hesabıyla yapılacak. Peki ama bizim yollarımızda neden bütün unsurlar birlikte düşünülmüyor?
Herkesin ilk aklına gelen eminim ki, Kış şartlarıdır. İyi de kar bu şehir için sürpriz değil ki. Kar yağacağını, don olacağını, buzlanma yaşanacağını cümbür cemaat hepimiz biliyoruz. Kullanılacak malzeme, altyapı, drenaj, yol eğimi, rögar kotları ve asfalt uygulaması daha ilk aşamada buna göre planlanması gerekmez mi? Erzurum’un örnek alacağı kent İstanbul değil, çok daha sert iklime sahip Moskova olmalı. Mesela Ruslar, yollarda buzlanmaya karşı, ‘İletken beton’ diye bir sistem geliştirmişler. Erzurum’u yönetenler hiç mi bakmazlar?
Türkiye yol yapmayı dün öğrenmedi. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan asfalt uygulamaları, Cumhuriyet döneminde kurumsallaştı. 1950’de Karayolları kuruldu ve yol yapımı sistemli hale getirildi. Bugün ise elimizde geçmişe göre çok daha gelişmiş teknoloji ve imkanlar var. Dünya yol teknolojilerini geliştiriyor. Biz neden hep yaya kalıyoruz?
Palandöken’in eteğindeki Erzurumlu güvenli yol istiyor. Aracının altını vurmadan ilerlemek istiyor. Her rögar kapağında zıplamak istemiyor. Kar yağışında bozulan yollar istemiyor. Mesele daha fazla asfalt dökmek değil. Mesele doğru zemine, doğru malzemeyle, doğru eğimle, doğru drenajla, doğru kotla ve doğru denetimle yol yapmaktır. Asıl mesele asfaltın kaç metre döküldüğü değil, kaç yıl dayanacağıdır.
Bir başka yol hikayemizde her adım başına yapılan kasis veya atlatmalar. Üç-beş kişinin kurallara uymamasını engellemek için koca bir şehrin ulaşım konforu feda ediliyor. Bazı yerlerde adeta yola duvar örülüyor. Oysa trafik düzenlemesinin amacı vatandaşa engel çıkarmak değil, trafiği güvenli ve akıcı hale getirmektir. Asıl maharet, kurala uymayanı durdururken, kurala uyanın hayatını zorlaştırmamaktır.
Vatandaş evinden çıkıp işine, okuluna, hastaneye veya çarşıya giderken sürekli: “Şimdi hangi çukura gireceğim?” “Bu rögar kapağından nasıl kaçacağım?” “Önüme yine ne çıkacak?” diye düşünmemeli.
Şehir yönetmek, insanların önüne engel koymak değildir. Şehir yönetmek, insanların güvenli, rahat ve düzenli hareket edebileceği çözümler üretmektir.
Sorun, asfaltın nasıl, hangi zemine, hangi hesapla ve hangi denetimle yapıldığında saklı. Erzurum’un daha fazla asfalta değil, kaliteli yollara, düzenli trafik akışına ve güvenli yollara ihtiyacı var. Aksi halde, ünlü filozof Konfiçyüs’ün dediği gibi; ‘’ Ya bir yol bulun, ya bir yol açın, ya da yoldan çekilin’’.

