Türkiye tarımında son yıllarda dikkat çekici bir başarı hikâyesi yazılmaktadır. Dünya Bankası verilerine göre Türkiye'nin tarımsal hasılası 2025 yılında 83,2 milyar dolara ulaşmış; Türkiye bu rakamla Avrupa'nın en büyük tarımsal ekonomisi, dünyanın ise yedinci büyük tarımsal üreticisi konumuna yükselmiştir. Tarımsal ihracat 36 milyar dolara yaklaşmış, birçok stratejik üründe üretim ve ihracat rekorları kırılmıştır. Bitkisel üretimden hayvancılığa, meyve-sebzeden işlenmiş gıda ürünlerine kadar geniş bir alanda önemli üretim kapasitesi oluşturulmuştur.
Buna rağmen vatandaşın gündemindeki en önemli soru değişmemektedir: Eğer üretim sürekli artıyor ve ihracat rekorları kırılıyorsa, neden gıda fiyatları hâlâ bu kadar yüksektir?
Bu sorunun cevabı sanıldığından kolay değil. Çünkü gıda fiyatlarını yalnızca üretim miktarı belirlemez. Tarım ekonomisinde üretim, fiyatı belirleyen unsurlardan sadece biridir, tek etken değildir. Üretim kadar maliyetler, enflasyon, enerji fiyatları, lojistik giderleri, finansman koşulları, iklim riskleri, arz zinciri ve piyasa yapısı da fiyat oluşumunda belirleyici rol oynar.
Bir kilogram domatesin market fiyatı yalnızca tarladaki domates miktarına göre oluşmaz. O domatesin fiyatının içinde mazot, elektrik, gübre, zirai ilaç, tohum, sulama, işçilik, ambalaj, kasa, nakliye, depolama, soğuk zincir, finansman maliyetleri, kira, vergi ve perakende işletme giderleri bulunmaktadır. Dolayısıyla üretim artsa bile bu maliyet kalemlerinde yaşanan yükseliş tüketici fiyatlarının yüksek seyretmesine neden olabilmektedir.
Türkiye son yıllarda yalnızca tarımsal sektörde değil, bütün ekonomide yüksek enflasyonla mücadele etmektedir. Enflasyon ortamında yalnızca gıda değil; sanayi ürünleri, hizmet sektörü ve enerji maliyetleri de yükselmektedir. Tarımsal üretim ise bu maliyet artışlarından en fazla etkilenen sektörlerden biridir. Çünkü tarım, enerjiye, ulaşıma ve dış ticarete yüksek derecede bağımlı bir üretim alanıdır.
Gıda fiayatları enflasyondan bağımsız düşünülemez.Özelliklede manşet eflasyondan kopuk değildir.
Manşet enflasyon, bir ekonomideki fiyat hareketlerinin tamamını kapsayan ve genellikle TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi) ile ölçülen toplam enflasyon oranıdır. Gıda, enerji ve mevsimsel değişiklikler gibi en çok dalgalanan kalemler de dahil olmak üzere bir ülkedeki tüm mal ve hizmetlerin fiyat değişimlerini yansıtır.
Manşet enflasyonun temel özellikleri şunlardır:Kapsayıcılık: Sepette yer alan hiçbir ürün veya hizmet dışarıda bırakılmaz.
Medya Algısı: Basında veya halk arasında "enflasyon" denildiğinde genellikle akla gelen, hayat pahalılığını doğrudan yansıtan orandır.
Oynaklık: Gıda ve enerji gibi fiyatları küresel gelişmelere veya hava koşullarına göre sıkça değişen kalemleri içerdiği için kısa vadeli keskin dalgalanmalar gösterebilir
Buraya nereden gelindi, tarihî sürece bakmak lazım. Hemen sabahtan akşama biz bu enflasyonist ortama gelmedik.
Ülkemizde döviz kurunun düştüğü, enflasyonun düştüğü ve faizlerin neredeyse dipleri gördüğü dönemleri yaşadık. 2013 yılı Mayıs ayı, Türkiye'de makroekonomik istikrarın tarihî zirvesini gördüğü dönemdir. Gezi Parkı eylemleri öncesinde gösterge faizi %4,5 seviyelerine, yıllık enflasyon %6,13'e ve dolar/TL kuru 1,69 seviyelerine gerilemiş, ayrıca Türkiye IMF'ye olan tüm borçlarını kapatmıştı.
Politika Faizi: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 16 Mayıs 2013 tarihli Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında politika faizini (bir hafta vadeli repo) %5'ten %4,5'e indirmiştir. Gecelik borçlanma faizi ise %3,5 seviyesine çekilmiştir.
Gösterge Faiz: Hazine'nin borçlanma senetlerinin (DİBS) ikincil piyasadaki gösterge faizi %4,61 ile Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesini görmüştür.
Yıllık Enflasyon (TÜFE): Mayıs 2013'te TÜİK tarafından açıklanan yıllık tüketici enflasyonu %6,51 seviyesindeydi.
Üretici Enflasyonu (ÜFE): Üretici fiyat endeksi ise yıllık bazda %2,17 gibi oldukça düşük bir seviyede seyrederek maliyet enflasyonu baskısını tamamen ortadan kaldırmıştı.
IMF Borcu: 14 Mayıs 2013'te Türkiye, IMF'ye olan son taksit ödemesini (412 milyon dolar) yaparak 23,5 milyar dolarlık borç yükünü tamamen sıfırlamış ve stand-by dönemini kapatmıştır.
Kredi Notu: Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody's, 16 Mayıs 2013'te Türkiye'nin kredi notunu "yatırım yapılabilir" seviyeye (Baa3) yükseltmiştir. Bu, ülkeye yabancı sermaye akışını ciddi oranda tetiklemiştir.
Bu dönemde tarımsal üretimimiz bu kadar yüksek değildi ama fiyatlar uygundu. Ama biz bu dönemin kıymetini bilebildik mi? Hayır. O zaman da sürekli şikâyet, sürekli şikâyet… Bir nankörlük halindeydik ülke olarak. Bir tarım yazısında bir mühendisin kaleme aldığı bir yazıda daha teknik analizler bekliyorsunuz değil mi? Onları da yapacağım elbette. Ama olayın sosyolojik, psikolojik, tarihî, sosyal ve siyasi alt yapısını bilmeden teknik analizler eksik kalır.
Allah diyor ki: Şükredin ki nimetinizi artırayım. "Hani Rabbiniz size: «Şâyet şükrederseniz size olan nimetlerimi artırır da artırırım. Yok eğer nankörlük ederseniz, şunu bilin ki benim azabım çok şiddetlidir» buyurmuştu." (İbrahim 7)
Bu ayet, inan ve inancının hayatın tamamını kuşatan inşalar için bir mana ifade edebilir. İster inansın ister inanmasın bu sünnetullahtır. Bill Gates ya da diğer inanmayan insanların varlığı nasıl açıklanacak? Birincisi, insan için ancak emeğinin karşılığı vardır gerçeği var. Bir de onlar nasıl zengin oldu, mahiyetleri bilemeyiz. Üçüncü olarak da Allah onlara kahrından mı verdi, lütfundan mı verdi bilemeyiz. Dördüncüsü, hayat bir imtihandır. Allah vererek de azaltarak da imtihan edebilir.
Burada bizi ilgilendiren kısım, bu bolluk yıllarına şükredemedik maalesef. İçimizden bu durumu hâlâ yeterli görmeyip daha fazlasını, daha fazlasını isteyen oldu. Elbette insan daha fazlasını ister, istemelidir de. Ama bunu bir hayat memat meselesi yapıp ortalığı toz dumana katmasına, gerek yok.
Bu yazdıklarım sanki hükümet yanlısı bir tavır gibi algılanabilir. Ama olay o değil. Nerelerden gelerek bu bereketli yıllara geldiğimiz fark edilip o anki duruma şükredilseydi, Allah nimetini artıracaktı belkide. Çoğumuzda bir memnuniyetsizlik, bir beğenmezlik, bir şikâyet durumu vardı. Ondan sonraki yıllarda bu rahat yıllar da gitti. Hep şikâyet, hep şikâyet durumu olunca karar vericiler insanımızın tam olarak neye şikâyet ettiğini bilemez. Yalancı çoban misali. Büyük sorunlara büyük tepkiler verseydik, o sorunun çözümü noktasında belki yetkililer çözüm bulabilirdi. Ama bizim insanımız çok küçük bir meseleye de çok büyük tepkiler verince işte o zaman öncelik sırası değişti. Bu tabi uzun bir mevzu. Ama kanaatsizlik ve şükürsüzlük bizi nereye götürdü, işin esas o kısmına değinmek istiyorum.
Bu şükürsüzlük bizi nankörlüğe itti. Bu durumla ilintili olarakta Gezi olayları diye başlayan tamamen dış mihraklı protestolar başladı. Ülke en güzel dönemlerine girmiş, bunun nimetlerini yiyecekken, bu durumu çekemeyen bazı mahfiller Türkiye'yi kaosa sürüklemek istemiştir. Amaç Türkiye'yi istikrarsız bir ülke durumuna düşürmek. Mayıs sonunda başlayıp Haziran ayında derinleşen Gezi Parkı protestoları siyasi ve sosyal belirsizlik algısını artırdı.
Bu gelişmelerle %4,5 seviyesindeki gösterge faizler yıl sonuna doğru hızla %9'un üzerine çıkmış, dolar kuru yükselmiş ve enflasyon %7,40 seviyesine tırmanarak bu dönemi kapatmıştır.
Bu istikrarsızlaştırma çabaları ülke ekonomisini olumsuz etkilemiştir, ülke 2015'te erken seçime gitmek zorunda kalmıştır. Bu Gezi olaylarının etkisi ile hükümet kurulamaması nedeniyle o yıl iki genel seçim yapıldı.
7 Haziran 2015: Yapılan genel seçimlerde hiçbir parti tek başına iktidar çoğunluğunu sağlayamadı.
1 Kasım 2015: Koalisyon hükümeti kurulamayınca anayasal süreç gereği tekrarlanan erken genel seçimler gerçekleştirildi. Bu durum ekonomiyi direkt olarak etkiledi. Aynı mahfiller boş durmadı, terör olaylarını da yükseltti.
2015 yılı, yaşanan yoğun terör olayları ve 7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasındaki siyasi belirsizlikler nedeniyle ekonominin doğrudan baskı altında kaldığı bir yıl olmuştur. Yatırımların yavaşladığı, döviz kurlarında rekor artışların görüldüğü ve finansal piyasalarda dalgalanmaların zirve yaptığı bu dönemde makroekonomik göstergeler şu şekilde gerçekleşmiştir:
Döviz Kuru: 2015 başına 2,30 TL seviyelerinde başlayan dolar kuru, siyasi belirsizliklerin artmasıyla hızla yükselişe geçmiş ve yılın sonlarına doğru 3,00 TL seviyelerini aşmıştır.
Büyüme: Yılın ilk yarısındaki siyasi tıkanıklığa rağmen, son çeyrekteki kamu harcamalarının da etkisiyle Türkiye ekonomisi yıl genelinde %4,0 oranında bir büyüme kaydetmiştir.
Enflasyon: 2015 yılı yıllık tüketici enflasyonu (TÜFE) %8,81 seviyesinde kapanmıştır. Kurdaki yükseliş, enflasyon üzerinde yukarı yönlü ciddi bir maliyet baskısı yaratmıştır.
İşsizlik: Siyasi belirsizliğin yatırımları ve piyasa güvenini olumsuz etkilemesi nedeniyle işsizlik oranları çift haneye yaklaşarak %10,3 seviyelerine yükselmiştir.
Borsa (BIST 100): Siyasi riskler sebebiyle yerli ve yabancı yatırımcının temkinli duruşu yüzünden borsa yıl genelinde değer kayıpları yaşamıştır.
Bu şokları ülke tam atlatacak derken yine aynı mahfiller 15 Temmuz 2016'da darbe girişiminde bulundu. Darbe girişiminin Türkiye ekonomisine doğrudan ve dolaylı toplam maliyetinin uzun vadede yüzlerce milyar doları bulduğu tahmin edilmektedir.
15 Temmuz sonrası dönemde finansal piyasalar ilk şokla hızla dalgalansa da, asıl uzun vadede sıkıntı oldu. Uzun vadeli ekonomik maliyetler; o dönemde ciddi bir parasal çıkış, beyin göçü ile birlikte bürokratik tasfiyelerin yarattığı üretim kapasitesi düşüşü oldu. Hiç kimse darbenin bu yönünü maalesef görmüyor. Maalesef bu FETÖ örgütü ülkenin yetiştirdiği son 25-30 yıllık en zeki insanlarını en yanına çekmeyi başarmıştır. Birinci olarak bu zeki insanları tabiri caizse düşünen beyinlerini dumura uğratmış, ikinci olarak bu yetişen insanlar bu darbe girişiminden sonra ya hapse girmiş ya da yurt dışına kaçmışlardır. Bu beyin ölümü ve göçünün zararı ekonomik zararın çok çok üstünde, uzun vadede ülkenin ekonomisini etkilemiştir.
İlk Etki: 2016'nın üçüncü çeyreğinde ekonomi %0,8 ile kısa süreli bir daralma yaşadı. Ardından uygulanan teşviklerle 2017'de toparlanarak ivme kazansa da, sürdürülebilir bir büyüme patikası zaman zaman sekteye uğradı.
Gelir Düzeyi: 2013'te 12.500 dolar sınırında olan kişi başı milli gelir, bu zorlu dönemlerin etkisiyle 8.000-9.000 dolar seviyelerine kadar geriledi.
Doğrudan Yabancı Sermaye Girişi ve Yatırımlar azaldı.Bu beyin göçü ve güven ortamındaki zedelenme doğrudan sermaye hareketlerini vurdu. 2015'te 19,3 milyar dolar düzeyinde olan yıllık doğrudan yabancı yatırımlar, izleyen yıllarda kademeli olarak 7-10 milyar dolar bandına gerileyerek Türkiye'nin teknoloji ve vasıflı iş gücü transferini olumsuz etkiledi.
Döviz Kuru ve Enflasyon yükseldi.Darbe girişimi gecesi 2,87 TL olan dolar/TL kuru, hemen sonrasında 3,00 TL seviyesini aştı. Risk priminin artmasıyla TL değer kaybetti. Düşük sermaye akışı ve kur artışları, yıllar içinde yüksek enflasyonist baskıları tetikledi.
Nitelikli iş gücünün sistem dışına çıkması ve darbe girişimi sonrası operasyonlar kısa vadede inşaat, turizm ve hizmet sektörlerini zayıflattı.
Türkiye tam bu olumsuz gelişmelerin etkisini azaltmaya çalışırken bir anda pandemi ile karşılaştı.
Küresel gelişmeler de gıda fiyatlarını direkt ve endirekt olarak etkilemektedir. COVID-19 salgını sonrasında bozulan küresel tedarik zincirleri, Rusya-Ukrayna Savaşı'nın enerji ve tahıl piyasalarına etkisi, Kızıldeniz ve Süveyş hattındaki lojistik sorunlar ile dünya genelinde yükselen navlun maliyetleri yalnızca Türkiye'yi değil birçok ülkeyi etkilemiştir. Türkiye, dışa açık bir ekonomi olduğu için bu küresel maliyet artışlarından doğrudan etkilenmektedir.
COVID-19 pandemisi; tedarik zinciri aksamaları, üretim durmaları, küresel lojistik krizleri ve artan emtia fiyatları aracılığıyla Türkiye ekonomisinde yüksek enflasyon, döviz kurlarında dalgalanma, turizm gelirlerinde sert düşüşler ve istihdam kayıplarına yol açmıştır. Salgın sonrası dönemde bu etkiler yapısal ekonomik dönüşümleri tetiklemiştir.
COVID-19 pandemisinin Türkiye ekonomisindeki etkileri, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerine göre temel makroekonomik göstergeler üzerinden şu şekilde özetlenebilir:
Enflasyon yükselmiştir. Tedarik ve lojistik krizi, 2020 yılı başında tek haneli seviyelerde olan TÜFE'nin 2022'de %85 seviyesine kadar yükselmesinde önemli rol oynamıştır.
Döviz Kurları artmıştır.2020 başında Dolar/TL kuru ≈ 6 TL seviyelerinde iken, küresel tedarik şokları ve azalan turizm gelirlerinin etkisiyle 2021 sonlarında sert dalgalanmalar yaşanmış ve kur ≈ 18 TL bandını aşmıştır.
2020 yılı ortalarında genel işsizlik oranı %14'lere dayanırken; genç işsizlik (15-24 yaş) oranı Temmuz 2020'de %28,5 seviyesini görmüştür.
Turizm Gelirleri düşmüştür. Kapanmalar ve seyahat kısıtlamaları sebebiyle 2019'da ≈ 34,5 milyar dolar olan gelir, 2020'de ≈ 12 milyar dolar seviyesine gerilemiştir.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın enerji ve tahıl piyasaları üzerinden Türkiye ekonomisine etkileri; artan enerji maliyetleri nedeniyle cari açığın ve enflasyonun yükselmesi, tarımsal hammadde tedarikindeki riskler sonucu gıda fiyatlarında artışlar ve Karadeniz tahıl koridorunun bir merkezi olarak lojistik ve bölgesel ticaret avantajları şeklinde özetlenebilir.
Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji faturalarını artırarak Türkiye'nin yıllık dış ticaret açığını yükseltmiş ve gıda tedarik zincirlerindeki aksamalarla enflasyonist baskıları tetiklemiştir.
Savaşın Türkiye ekonomisine olan etkilerini özetleyen temel rakamsal veriler şunlardır:
Enerji Maliyetleri ve Dış Ticaret (Cari Açık): Savaş nedeniyle küresel çapta yükselen petrol ve doğal gaz fiyatları, Türkiye'nin yıllık enerji ithalat faturasını rekor seviyelere taşımış; Türkiye'nin dış ticaret açığı 2025 yılı sonunda yaklaşık 92 milyar dolar seviyesine yükselmiştir.
Tarımsal Tedarik ve Gıda Enflasyonu: Savaş nedeniyle iki ülkeden yapılan ithalat (özellikle ayçiçek yağı ve buğday) sekteye uğramış, küresel gıda fiyat endekslerindeki artışlar Türkiye'deki gıda enflasyonunu tetikleyen en önemli dış kaynaklı maliyet unsurlarından biri olmuştur.
İklim krizi de artan fiyatların en önemli belirleyicilerinden biri hâline gelmiştir. İklim krizi, Türkiye ekonomisini temel olarak yüksek gıda enflasyonu, verim düşüşleri, artan dış ticaret maliyetleri ve sanayi sektörüne yansıyan arz şokları üzerinden etkilemektedir.
2025 yılı tarım açısından oldukça zorlu geçmiştir. Son 65 yılın en büyük ziraî don olaylarından biri yaşanmış, son yarım yüzyılın en şiddetli kuraklıklarından biri birçok bölgede üretimi olumsuz etkilemiş, orman yangınları tarımsal alanlara zarar vermiş ve hayvancılıkta şap hastalığıyla mücadele edilmiştir. Bu olağanüstü koşullara rağmen Türkiye'nin üretim kapasitesini büyük ölçüde koruması, tarımsal hasılasını artırması ve ihracatını sürdürmesi sektörün dayanıklılığı açısından önemli bir başarı olarak değerlendirilebilir.
Bazı vatandaşlar, ihracat arttıkça iç piyasada ürün azaldığını ve bu nedenle fiyatların yükseldiğini düşünmektedir. Ancak tarımsal ihracatın büyük bölümü, iç piyasanın ihtiyacı dikkate alınarak gerçekleştirilmektedir. İhracat, üreticiye daha yüksek gelir sağlayarak yeni yatırımlar yapmasına, teknolojisini yenilemesine ve üretimini artırmasına imkân verir. Güçlü ihracat olmadan üretimin sürdürülebilirliği de zayıflayabilir. Nitekim tarım ekonomisinde ihracat, çoğu zaman fiyatların nedeni değil, üretimin devamlılığını sağlayan önemli bir finansman kaynağıdır.
Gıda fiyatlarını yükselten bir diğer unsur ise tarımsal değer zincirinin uzunluğudur. Çiftçi ürünü tarlada sattığında fiyatın yalnızca küçük bir kısmını almaktadır. Ürün daha sonra sınıflandırılmakta, paketlenmekte, depolanmakta, taşınmakta, toptancı ve perakende aşamalarından geçerek tüketiciye ulaşmaktadır. Her aşamada enerji, işçilik, finansman ve işletme maliyetleri eklenmektedir. Bu nedenle market fiyatı ile üretici fiyatı arasında ciddi farklar oluşabilmektedir. Çoğu zaman hem üretici düşük gelirden hem de tüketici yüksek fiyatlardan şikâyet etmektedir. Sorun, yalnızca üretim miktarında değil; zincirin verimliliğinde de aranmalıdır. Tarladaki rekor üretimin mutfaklardaki tencerelere makul fiyatlarla yansıması ve bu paradoksun çözülmesi için birkaç temel alanda eş zamanlı adımlar atılması kaçınılmazdır:
Üretim Maliyetlerinin Kontrol Altına Alınması: Tarımda dışa bağımlı olduğumuz gübre, ilaç ve enerji (mazot/elektrik) gibi temel girdilerde maliyetleri düşürecek yapısal teşvikler hayati önem taşımaktadır. Üreticiyi tarlada tutmanın ve fiyatı stabil kılmanın ilk yolu, üretim maliyetini öngörülebilir yapmaktır.
Değer Zincirinin Kısaltılması ve Dijitalleşme: "Tarladan sofraya" uzanan, çok aracılı ve her aşamasında üzerine yeni maliyetler binen lojistik zincirinin rehabilite edilmesi gerekmektedir. Kooperatifleşmenin tabana yayılması, soğuk zincir kayıplarının azaltılması ve lojistik altyapının modernize edilmesi, aradaki makası daraltacaktır.
İklim ve Risk Yönetimi: 2025 yılında yaşadığımız ziraî don, şiddetli kuraklık ve hastalıklar gösterdi ki, tarımda artık "kriz yönetimi" değil, "risk yönetimi" odaklı bir planlama yapılmalıdır. Kuraklığa dayanıklı tohumlar, modern sulama ve tarım sigortalarının kapsamının genişletilmesi öncelik olmalıdır.
Toplumsal İstikrar ve Güven İklimi: Ekonomik istikrar sadece matematiksel formüllerle değil; toplumsal huzur, geleceğe duyulan güven ve ortak akılla inşa edilir. Geçmişte (özellikle 2013 sonrası süreçte) yaşadığımız siyasi, sosyal ve güvenlik kaynaklı sarsıntıların ekonomik faturasını halen ödediğimizi unutmamalıyız. İstikrarın kıymetini bilmek, spekülatif tepkiler yerine uzun vadeli ve yapıcı çözümlere odaklanmak hepimizin sorumluluğudur.
Özetle;Türkiye’nin toprakları Allah’ın bir lütfu olarak çok çömert, üreticisi ise her türlü doğal ve ekonomik şoka rağmen üretmeye devam edecek kadar fedakardır. Ancak bu fedakarlığın tüketiciye refah olarak dönebilmesi; tarım politikalarımızın sadece üretim miktarını artırmaya değil, maliyetleri düşürmeye, aracı zincirini sadeleştirmeye ve makroekonomik istikrarı kalıcı kılmaya odaklanmasıyla mümkün olacaktır. Bununda ilk adımı tarımsal poatsiyelimizi kabul edip tarımı bir siyasi dayak malzemesi olarak görmeyip,güzel gelişmeleride kabul edip,eksiklerimize objektif olarak çözüm sunabilmektir.Ancak o zaman, rekor kıran bu tarımsal başarının tadını hem üreten çiftçimiz hem de tüketen vatandaşımız aynı sofrada, hak ettiği huzurla çıkarabilecektir.

