15 Ekim Kadın Çiftçiler Günü Kutlu Olsun Da Benim Hakkım Nerede?

Yayınlanma : 16 Ekim 2026 15:53

“Görünmeyen Çiftçi: Köylü Kadın”

Köyden bir kadının feryadı;

Adımı sorma, yüzümü de. Çünkü benim yüzüm güneşte, rüzgârda, soğukta, yağmurda yandı, çatladı, solmuş. Ama kimse bakmıyor o yüze. Sadece “15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü” diye bir yazı atıyorlar, altına bir fotoğraf koyuyorlar, “

Ben bir köy kadınıyım. Benim mesaimin başlama saati yok, bitiş saati yok. Benim hafta sonum yok, bayram tatilim yok, yıllık iznim yok. Benim yaptığım işin bordrosu, sigortası, fazla mesai ücreti yok. Ama benim de bir ömrüm var. Benim de yorulan bir bedenim, dinlenmek isteyen bir ruhum, görülmek isteyen bir emeğim var.

“15 Ekim Dünya Kadın Çiftçiler Günü” günümüzde varmış değil mi? Ben o görsellerdeki gülümseyen kadın değilim. Elinde buğday demeti, başında rengârenk yazma, arkasında gün batımı... Öyle durmaz benim hayatım. Ben, horoz ötmeden kalkan kadınım.

Ben bu toprağın, bu evin, bu ahırın hem direğiyim hem de adı sanı duyulmayan amelesiyim.

15 Ekim gelince televizyonu açan, sosyal medyaya bakan, telefona bakan sanır ki bugün bizim günümüz... Fotoğraflar paylaşılıyor, havalı laflar ediliyor, "Tarlanın bereketi kadınlarımız!" diye nutuklar atılıyor. Ama o afişlerdeki güler yüzlü, tertemiz şalvarlı kadın resimlerine bakıyorum da... Bizim gerçeğimizle hiçbir alakası yok. O süslü cümleler sadece başkalarının hava atmasına, "Biz kadın çiftçimizi unutmadık" diye çaka satmasına yarıyor. Benim terim, benim ömrüm o süslü görsellerin arkasında yine yok sayılıyor.

Gelin, bir de günün ilk ışığından gün ağarana kadar geçen sürede benim 'kutlanmayan' hayatımı benden dinleyin:

Daha , gün doğmadan ayaktayımüstüme güneşin doğduğu birtek gün bile yoktur.. Herkes uykunun en tatlı yerindeyken ben ahıra girerim. O soğukta ellerim donarak hayvanların altını temizlerim, yemini, suyunu veririm. Sağım biter, hemen eve koşarım. Çocukların üstü başı, uyanmaları, onların bakımı hep bende. Sabah kahvaltısını hazırlarım, herkes sofraya oturur. Afiyetle yerler, kalkarlar. Sofrayı kurduğum gibi yine ben toplarım.

Sofrayı toplar toplanmaz mesai biter mi? Nerede... Mevsimine göre tarlaya, bağa, bahçeye koştururum. Çapa yapılacaksa çapa, mercimek, nohut, fasulye, çeltikse çeltik, hasatsa hasat... Adamın yanından bir an olsun geri durmam. Kocamın adı adamdır, bizim adam. Edebinden ismini dahi söylemem. Yalnızca tenha yerde, baş başa iken anarım adını. Güneş tepemizde yakarken, belim bükülmüşken aklım yine evdedir. Öğle vakti yaklaşır, tarladaki herkes yemeği yine benden bekler. Neden kadınım ya? Herkes yer, dinlenmeye çekilir; ben bulaşıkları yıkar, çaylarını demlerim. Sonra yine başlarım onlarla beraber çalışmaya.

Akşam olmaz benim için.

Akşam 17’de mesai bitmez. Sütü tekrar sağarım. Peyniri yaparım, yağı çalkalarım. Kışlık turşu, salça, erişte, tarhana… Yazın kuruturum, kışın pişiririm. Ellerim yanar, gözlerim yaşarır, ama “bu kadın da çalışıyor” diyen olmaz. Çünkü bu iş “kadın işi”dir. Parası yoktur. Sigortası yoktur. Emekliliği yoktur. Sadece “yapacaksın” vardır.

Akşam olur, el ayak çekilir. Memur mesaisini bitirir, işçi fabrikadan çıkar. Ya ben? Benim mesaim saat 5'te, 6'da bitmez. Eve dönünce tarlanın yorgunluğuyla akşam yemeğine girişirim. Çocukların dersi, evin temizliği, yıkanacak çamaşırlar... Yemeği yeriz, herkes çekilir televizyonun karşısına. Ben sütü süzüp pişiririm; peynir yaparım, yağ çıkarırım. Kışlıksa salçasını, turşusunu, kurutmalığını hazırlarım. Gece yarısı olur, herkes mışıl mışıl uyurken ben ertesi günün hamurunu yoğururum.

Akşam biter, gece olur ama gece yatağa yattığımda bile aklımda yarınki işler döner.

Çocukların okulu, hayvanların hastalığı, tarlanın suyu, kocanın keyfi… Hepsi benim omzumda. Ama lafa gelince “köy kadını güçlüdür” derler. Güçlüymüşüm. Güçlü olduğum için mi emeğim görünmüyor? Güçlü olduğum için mi parasız çalışıyorum? Güçlü olduğum için mi herkes benim sırtıma yükünü bırakıp “sen yaparsın” diyor? Bana yalnızca güçlü kadın demeyin. Güçlü olduğumu biliyorum. Ama insanın güçlü olması, her yükün onun sırtına yüklenmesini haklı çıkarmaz. Her şeye yetişebilmem, dinlenmeye ihtiyacım olmadığı anlamına gelmez. Her zorluğa katlanmam, bu zorlukların değişmeden sürmesi gerektiği anlamına gelmez.

Eşim “gel yardım et” der. Ben giderim. Çapa vururum, ot yolarım, meyve toplarım, sebze koparırım. Sırtım ağrır, belim tutulur, ama kimse sormaz: “Yoruldun mu?”

Benim emeğim görünmez olduğu için değersizdir çünkü…

Oysa benim emeğim olmasa o sofralar nasıl kurulacak? O hayvanların bakımı nasıl yapılacak? O süt nasıl sağılacak, o peynir nasıl üretilecek? O tarla nasıl işlenecek, o ev nasıl ayakta kalacak?

Ben yalnızca ev işi yapmıyorum. Ben tarımsal üretimin içindeyim. Ben hayvancılığın içindeyim. Ben gıda üretiminin içindeyim. Ben aile ekonomisinin içindeyim. Ben bu ülkenin gıda güvencesinin görünmeyen emekçilerinden biriyim.

Bunlar da üretimdir. Bunlar da ekonomidir. Bunlar da ailenin ayakta kalmasını sağlayan işlerdir.

Fakat benim yaptıklarım çoğu zaman hesap defterine girmez.

Pazardan alınan ürünün fiyatı bellidir. Satılan sütün parası bellidir. Mazotun, gübrenin, yemin maliyeti bellidir. Peki, benim emeğimin bedeli nerede?

Bir işçi çalıştığında ücret alır. Bir işletmede çalışan insanın mesaisi hesaplanır. Ben ise günün her saatinde çalışırım ama kendi emeğimin karşılığını kendi elimle kazanmış sayılmam. Üretimin içindeyim ama çoğu zaman ekonomik hesabın dışında bırakılırım.

Ama nedense görünür olmak için bir güne ihtiyaç duyuyorum öyle mi…

Her yıl 15 Ekim geliyor. Dünya Kadın Çiftçiler Günü ilan ediliyor. Birileri mesaj yayımlıyor, birileri fotoğraf paylaşıyor, birileri güzel sözler söylüyor. Kadın çiftçilerin öneminden, fedakârlığından, üretimdeki rolünden bahsediliyor. Birkaç kare fotoğraf, birkaç süslü cümle, birkaç kutlama mesajı…

Ben de üretirim. Ben de ter dökerim. Ben de bu ülkenin sofrasına bir lokma ekmeğin gelmesi için çalışırım.

Ama işin garip tarafı şu: Benim yaptığım işe çoğu zaman yardım denir.

Eşim tarlada çalışıyorsa üreticidir, ben yanında çalışıyorsam ona yardım ediyorumdur. O hayvanlara bakıyorsa hayvancılık yapıyordur, ben sabah akşam sağım yapıyorsam ev işlerine de yetişiyorumdur. O pazara ürün götürüyorsa para kazanıyordur, ben o ürünün yetişmesi için aylarca çalışıyorsam aileme destek oluyorumdur.

Neden benim emeğimin adı yok?

Neden benim çalışmam, başkasının yaptığı işin gölgesinde kalıyor?

15 Ekim’de sosyal medyada paylaşımlar görüyorum.

Güzel sözler, çiçekli görseller, “kadın çiftçilerimizi kutluyoruz” yazıları. Ben o yazıları okurken sabah 4’te ahırdayım. O paylaşımları beğenenler akşam 6’da işten çıkıp evine gidiyor. Benim işim bitmiyor. O “kutlama” benim alın terimi silmiyor. O “farkındalık” benim bulaşığımı yıkamıyor, çocuğumu uyutmuyor, ineğimi sağmıyor.

Bugün benim üzerimden hava atılıyor.

Benim emeğimle poz veriliyor. Benim yorgunluğumla slogan atılıyor. Ama sabah olduğunda yine ben kalkıyorum. Yine ben pişiriyorum. Yine ben temizliyorum. Yine ben “kadın işi” diye adlandırılan o dipsiz kuyuya düşüyorum.

Ben bir köy kadınıyım.

Emeğim alın terim, kanım, sırtımın ağrısı, uykusuz gecelerimdir.

Ama hâlâ görünmüyorum.

Hâlâ “ev hanımı” sayılıyorum.

Hâlâ “yardımcı” deniyorum.

Ne zamana kadar?

Ne zamana kadar bu feryat duyulmayacak?

Ne zamana kadar 15 Ekim sadece bir görsel, bir yazı, bir “kutlu olsun” olacak?

Ben yorgunum.

Ama daha çok, görünmediğim için öfkeliyim. Kutlama kimin için? Benim için değil. Benim sırtımdan, benim emeğim üzerinden çaka satılıyor, hava atılıyor, konuşma yapılıyor. Mikrofon başında “kadın çiftçilerimiz bizim gücümüz” diyenler, bir gün gelip de “senin hakkın nedir, derdin ne” diye sormadı bana. Sorsalar, söyleyecek çok sözüm var.

Ben görsel istemiyorum, ben hak istiyorum:

Emeğimin sayılmasını, kaydımın tutulmasını,

Adımın tarlada, kayıtta, tapuda yazılmasını,

Sigortamın olmasını, yaşlandığımda bir güvencemin bulunmasını,

Desteğin, eğitimin bana da ulaşmasını,

Kooperatifte, kurulda, masada benim de söz sahibi olmamı.

Karşılığı olmayan emeğe “fedakârlık” diyorlar. Ben fedakârlık sözünden yoruldum. Fedakârlık, bir kadının hayatı boyunca hiçbir şey istememesi demek değildir. Sofradaki ekmeğin, bardaktaki sütün, bakkal raflarındaki peynirin arkasında bir kadının eli var. Bu eli görmeyen, kutlama yapmaya da hakkı yok.

Ben şikâyet etmeyi sevmem, yüzüm kızarır. Ama bir gün olsun duyulsun istiyorum sesim: Biz var olmak istiyoruz, sadece resmin içinde değil, hayatın ve kayıtların içinde. Bir gün sadece bir görselle değil, adımızla, hakkımızla, emeğimizin karşılığıyla anılmak istiyoruz.

Yılda bir gün çıkıp "Dünya Kadın Çiftçiler Günü'nüz Kutlu Olsun" diyorlar.

Sormak istiyorum o kutlamayı yapanlara: Siz benim nasırlı ellerimi, bükülmüş belimi, güvencesiz geleceğimi gerçekten görüyor musunuz? Yoksa bir günlüğüne beni süslü kelimelerinizle vitrine koyup ertesi gün yine unutuyor musunuz?

Benim süslü mesajlara, kuru tebriklere ihtiyacım yok. Ben emeğimin hakkını, alın terimin karşılığını, toprağın üstündeki söz hakkımı ve geleceğimin güvencesini istiyorum. Ağır laflarla hava atılacak bir simge değil; bu ülkeyi besleyen, ama kendisi yok sayılan bir insan olarak görülmek istiyorum!

"Ben toprağın üzerindeki vitrinlik bir simge değil; bu ülkeyi doyuran, hayatı sırtlayan ama hakkı teslim edilmeyen asıl üreticiyim; süslü sözler değil, güvenceli bir gelecek ve saygı gören bir emek istiyorum."

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.