“İsrail’in Korktuğu Şey Silahlar Değil, Hayallerdir”
Bu topraklarda bazı cümleler vardır ki, söylendiği an sadece bir siyasi beyan olmaktan çıkar; tarihin derinliklerinden gelen hafızayı, medeniyet tasavvurunu ve geleceğe dair iddiaları yeniden gündeme taşır. Özellikle Kudüs söz konusu olduğunda, sarf edilen her ifade, coğrafi bir mekân hakkında yapılan değerlendirmeden çok daha fazlasını ifade eder. Çünkü Kudüs, Müslümanların zihninde ve kalbinde sıradan bir şehir değil; vahyin, tarihin ve medeniyetin kesiştiği müstesna bir merkezdir. Bu nedenle Kudüs üzerine konuşmak, aynı zamanda ümmetin geçmişiyle, bugünüyle ve yarınıyla konuşmak demektir.
Son günlerde İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin dile getirdiği “Rabbim bana bir gün de olsa Kudüs valiliğini nasip etsin” sözü de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu ifade, dar bir siyasi polemiğin konusu yapılabilecek bir temenni değil; aksine, bir medeniyet hafızasının dışavurumu, tarihî bir iddianın ve geleceğe dair bir ufkun yansımasıdır. Nitekim sözün İsrail’de meydana getirdiği rahatsızlık da meselenin yalnızca bir dua veya şahsî arzu olmadığını göstermektedir. Çünkü milletlerin büyük yürüyüşleri çoğu zaman önce bir hayal, sonra bir ideal, ardından da bir hedef olarak ortaya çıkar.
Bugün yaşanan tartışma, gerçekte bir valilik meselesi değil; Kudüs’ün kime ne ifade ettiği, tarih karşısında hangi hafızaya yaslanıldığı ve geleceğin hangi tasavvur üzerine kurulmak istendiği meselesidir. Bu sebeple konuyu günlük siyasi çekişmelerin sınırları içinde değil; tarih, medeniyet, jeopolitik ve ideal ekseninde ele almak gerekir. Zira Kudüs hakkında söylenen bir cümleyi anlamak için sadece bugüne değil, Haçlı Seferlerinden Osmanlı’ya, Siyonizm’den günümüz Ortadoğu siyasetine kadar uzanan geniş bir tarih ufkuna bakmak zorundayız. Ancak o zaman verilen tepkilerin ve ortaya çıkan rahatsızlıkların gerçek sebebini anlayabiliriz.
Bu ufuk veren tarihi çıkış İsrail'i rahatsız etti tabii ki.
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, Çiftçi'nin sözlerine X'ten Türkçe karşılık verdi.
“Kudüs'ü yönetmeyi hayal eden ve tehditler savuran Türkiye İçişleri Bakanı'na şunu söylüyorum: Kudüs, Konstantinopolis değildir ve İsrail Devleti de çökmekte olan bir Haçlı İmparatorluğu değildir. İsrail, her türlü tehdide karşı kendini savunma kapasitesini kanıtlamış güçlü ve kararlı bir devlettir.
Kudüs, 3 bin yıldır Yahudi halkının başkentidir ve sonsuza dek İsrail'in başkenti olmaya devam edecektir. Siz ve Erdoğan'ın hayalini kurduğu Osmanlı İmparatorluğu ise çökmüştür ve bir daha asla geri dönmeyecektir.
Ne yazık ki, Türkiye'yi modern bir devlete dönüştürmek için çalışan Atatürk'ün mirasından hiçbir ders çıkarmadınız; aksine, Türkiye'yi yeniden karanlık ve geri kalmış bir döneme sürüklemek için çalışıyorsunuz.”
Katz, her ne kadar İsrail'in bir Haçlı imparatorluğu olmadığını iddia etse de, Siyonist rejimin bölgedeki varlık şekli, yayılmacı politikaları ve Batı tarafından şatsız,amasız,fakatsız desteklenişi, bin yıl önceki Haçlı işgallerinin modern bir versiyonundan başka bir şey değildir.Bugünkü isaril pervasızlığı bir batı bloğu ittifakıdır.Bu anlamda da bir haçlı seferi niteliğini taşımaktadır.Amerika başta olmak üzere tüm batılı devletler İsrail siyonizmi karşısında adete bir emir eri gibi hazırol vaziyette durmaktadır. Bu noktada tarihe dönüp bakmak, bugünkü çıkmazlarımızı ve çözüm yollarımızı görmek açısından elzemdir.
Haçlı Seferleri sırasında bölge hükümdarlarının düştüğü zafiyetler, bugünün İslam dünyasının içler acısı haliyle birebir örtüşmektedir. O dönemde Şeyzer Emiri, Halep Emiri, Trablus hâkimi gibi yerel idareciler, sırf kendi koltuklarını ve küçük menfaatlerini korumak uğruna Haçlı ordularına erzak sağlamış, rehberlik yapmış ve işgalcilerle anlaşmışlardı. Bugüne düne ne kadar da benziyor değil mi? Bu ihanet ve bölünmüşlük, Kudüs'ün düşmesine zemin hazırlamıştı. Bugün de benzer bir şekilde, kendi sınırlarını ve iktidarlarını koruma telaşına düşen, Siyonist rejimle normalleşme yarışına giren, bölgesel çekişmeleri Filistin'in özgürlüğünün önüne koyan bazı Müslüman devletlerin tutumu, tarihteki o karanlık sayfaların güncellenmiş halidir.
Ancak tarihte umut veren, çıkış yolunu gösteren onurlu direnişler de vardır. Hasankeyf Artuklu Emiri Sökmen ile Musul Valisi Çökürmüş'ün hikâyesi buna en güzel örnektir. Birbirleriyle kanlı bıçaklı savaş halinde olan bu iki Türk-İslam komutanı, konu Haçlıların bölgeyi işgali olunca şahsî husumetlerini bir kenara bırakmış, omuz omuza vererek "sahte Türk ricatı" taktiğiyle Haçlı ordularını darmadağın etmişlerdir. Emir Sökmen'in, "Düşmanları Müslümanlara güldürecek bir yolu asla tercih etmem" sözü, bugün Mısır'dan Suudi Arabistan'a, Türkiye'den İran'a kadar tüm bölge ülkelerinin devlet dairelerine asılması gereken bir şuur beyanıdır. Kudüs'ün zincirleri, ancak Sökmen ve Çökürmüş'ün gösterdiği bu feragat ve birlik ruhuyla kırılabilir.
Her milletin kendini dünyada var etme gayesiyle ortaya koyduğu büyük hedefleri vardır. Kimi bu hedefe "megali idea" der, kimi "mefkûre", kimi ise "medeniyet tasavvuru".Kimi de Kızıl elma… Lakin öz birdir: Varlığını anlamlı kılmak, zamanın ve mekânın tanıklığında bir iz, bir yön, bir amaç belirlemek… İşte bu sebeple bu tür hedeflere “büyük ideal” denir. Çünkü büyük ideal, yalnızca bir hedef değil; bir milletin ruhunu taşıyan istikamet pusulasıdır.
İsrail, Yahudi ulus-devletinin dini temelleri bu mega ideal üzerine kuruludur: Ahd-i Atîk'ten bugüne gelen Arz-ı Mev'ûd ideali. Siyonizm'in sekülerleştirdiği bu hedef, yalnızca Filistin değil, Mezopotamya'ya ve Türkiye'nin bazı bölgelerine kadar genişletilmiş bir "kutsal imparatorluk" tasavvurudur. İsrail'in “Arz-ı Mev'ûd” ideali, Tevrat'tan neşet eden ama Siyonist politikalarla sekülerleştirilen bir vaat edilmiş toprak inşasıdır. Filistin, Ürdün, Suriye'nin bir kısmı, Irak'ın kuzeyi ve Türkiye'nin Güneydoğusu dâhil edilerek hayal edilen bu proje, sadece coğrafi değil, kutsal ve kehanetsel bir tahayyül üzerindedir. Bu düşünce sadece silahla değil, finansla, eğitimle, medya ve kültür yoluyla da örülmektedir.
İşte bu noktada Türkiye'nin de kendine has bir mega ideali olmak zorundadır. Bu milletin tarihi misyonu “durma” değil, “yürüme” üzerine kuruludur. Tarih boyunca savunarak değil, yürüyerek yaşadı.
Şimdi soru şudur:
Tüm komşuları bu denli proaktif bir tarih mühendisliğiyle kendi mega ideallerini inşa ederken, Türkiye neden edilgen bir pozisyonda kalsın?
Daha da açık soralım: Bir millet sadece savunarak, sadece bekleyerek, sadece tepki vererek tarih yapabilir mi?
Hayır.
Çünkü savunmak, yaşatır ama insan gibi yaşamak değildir. Tepki vermek hayatta kalmaktır ama var olmak değil. Beklemek, kaderi başkalarının eliyle çizilenlerin tutumudur. Oysa bu milletin karakteri “durmak” değil, “yürümek”tir. Biz yürüdükçe millet olduk, yürüdükçe medeniyet olduk, yürüdükçe ümmetin umudu olduk.
Türkiye sadece savunarak varlığını sürdüremez. Çünkü bir milletin savunması, onun ideali kadar güçlüdür. Büyük ideali olmayanın büyük sınırı olmaz. Hedefi olmayanın haritası da olmaz. Savunma, tek başına bir varlık biçimi değildir.
Savunma, yerinde duranın son silahıdır.
Yürümekse, tarih yapanların ilk adımıdır.
Ve biz, bu adımı atmak zorundayız. İşte bugün İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi'nin "Rabbim bana Kudüs valiliğini nasip etsin" sözü bu anlamda değerlendirilmesi gereken bir sözdür.
Bu söz bir Kızılelma olmalı bizim için.
Meselenin özü, bir şehrin idaresi değil; bir medeniyetin kendisini tarihin içinde nasıl konumlandırdığıdır. Çünkü Kudüs üzerine kurulan her cümle, gerçekte insanın zaman karşısındaki duruşuna dair bir beyandır. Bir toplum, geleceğe ilişkin hiçbir iddia taşımıyorsa, geçmişi yalnızca bir hatıra müzesine dönüşür; tarihi, yaşanan değil seyredilen bir manzaraya indirgenir. Oysa medeniyetler, geçmişlerini hatırladıkları için değil, o geçmişten hareketle geleceğe dair bir istikamet üretebildikleri için varlıklarını sürdürürler.
İsrail’i rahatsız eden şey de tam burada yatmaktadır. Rahatsızlık duyulan husus, bir bürokratın şahsî arzusu değil; tarih sahnesinden çekildiği varsayılan bir medeniyetin hâlâ kendisine ait bir hafızaya, bir dile ve bir ideale sahip olduğunu göstermesidir. Zira güç sahibi olanlar, rakiplerinin silahlarından önce hayallerinden korkarlar. Çünkü her büyük dönüşüm, önce bir tahayyül olarak doğar. Tarihte hiçbir devlet, hiçbir medeniyet ve hiçbir büyük yürüyüş önce fiilen kurulmamış; önce insanların kalbinde ve zihninde kurulmuştur.
Nihayetinde Kudüs meselesi, taşın ve toprağın ötesinde bir anlam meselesidir. İnsanın dünyada niçin bulunduğuna, bir milletin hangi değerler uğruna yaşadığına ve tarihe ne söylemek istediğine dair bir sorudur. Eğer bir milletin Kızılelması yoksa, yönü de yoktur; yönü olmayanın ise gücü olsa bile istikameti olmaz. İstikametini kaybeden toplumlar zamanın nesnesi hâline gelir; istikamet sahibi olanlar ise zamanın öznesi olur.
Bu yüzden “Rabbim bana Kudüs valiliğini nasip etsin” cümlesini bir makam talebi olarak değil, bir hafıza beyanı olarak okumak gerekir. Çünkü bazen bir cümle, bir insanın duasından daha fazlasıdır; bir medeniyetin henüz tamamlanmamış yürüyüşünün işaret fişeğidir. Ve tarihin akışını değiştirenler, çoğu zaman önce o işaret fişeğini görebilenler olmuştur. Kudüs, bu bakımdan sadece ulaşılacak bir şehir değil; Müslümanların kendilerine, tarihlerine ve geleceklerine dair verdikleri cevabın adıdır. Bu cevabın büyüklüğü ise ancak kurabildiğimiz hayaller, taşıyabildiğimiz sorumluluklar ve uğruna bedel ödemeyi göze aldığımız idealler kadar olacaktır.

