“Rabbim bana Kudüs Valiliğini nasip etsin”

Büyük hayalleri olmalı Müslüman'ın, büyük düşünmeli. Hayal kurmayı öğretmeli ümmet çocuklarına, cesaretlendirmeli onları. Yarınlar, inanan ve inandığı değerleri uğruna büyük hayal kurabilenlerin olacaktır. Kişiler de milletler de ufku, hayali, ideali kadardır.

Bugünün Müslümanı'nın en büyük sıkıntısı büyük hayaller kuramaması, büyük düşünememesidir. Dualarımız bile çok dar, küçük, kapsamsız, amaçsız, sadece kendi küçük hayallerimizle sınırlı.

İnsan, sadece yaşadığı anın değil, ulaşmak istediği geleceğin de varlığıdır. Bir millet de böyledir. Eğer bir toplumun hayalleri küçülürse hedefleri küçülür; hedefleri küçülürse gayreti azalır; gayreti azalırsa tarih sahnesindeki etkisi de zayıflar. Bu sebeple bir Müslümanın sadece günlük ihtiyaçları, geçim derdi, makam beklentisi veya şahsî hesapları olmamalıdır. Müminin ufku, kendi ömrünü aşan büyük hedeflere uzanmalıdır.

İnsanı yaşatan aldığı nefes değil, kalbinde taşıdığı inanç ve zihninde büyüttüğü ufuktur. Milletlerin tarih sahnesindeki büyüklüğü, sınırlarının genişliğiyle değil, evlatlarına aşıladıkları hayallerin derinliğiyle ölçülür. Bir müminin hayali, yalnızca kendi dünyevi refahını değil, tüm mazlumların kurtuluşunu ve yeryüzünde adaletin tesisini kapsamalıdır. Bugün İslam coğrafyasının kalbine saplanmış bir hançer gibi duran işgaller ve zulümler karşısında, bizi ayakta tutacak olan en büyük gücümüz silahlarımızdan önce, zihnimizdeki yıkılmaz Kudüs ufkudur.

Kudüs, Müslümanlar için sadece bir şehir değildir. İlk kıblemiz, Miraç'ın menzili ve İslam medeniyetinin en önemli sembollerinden biridir. Bu nedenle Kudüs hakkında söylenen her söz, yalnızca bir dış politika değerlendirmesi olarak değil, aynı zamanda tarih, inanç ve medeniyet tasavvuru açısından da değerlendirilmelidir.

Bugün İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi'nin "Rabbim bana Kudüs valiliğini nasip etsin" sözü bu anlamda değerlendirilmesi gereken bir sözdür. İçişleri Bakanımız Mustafa Çiftçi, 6 Haziran 2026'da AK Parti Çorum İl Başkanlığı toplantısında Kudüs valisi olmak için dua ettiğini söylemişti:

“Benim valiyken Cenâb-ı Hak'tan bir niyazım vardı. Malum, burada beş sene valilik yaptıktan sonra Erzurum'a tayin oldum. İki buçuk sene de orada görev yaptım. Niyazım şuydu: Rabbim, bir gün bana bir gün de olsa Kudüs valiliğini nasip et. İnanıyorum ki Cenâb-ı Hak o günleri bizlere gösterecek, mutlaka gösterecek. Buna bütün kalbimle inandım ve inanmaya da devam ediyorum. Geçmişte olduğu gibi yine oralar bizim olacak. Yine bizim hükümet tasarrufumuz altına inşallah girecek. Çünkü başımızda Recep Tayyip Erdoğan gibi bir küresel lider var. Çok güzel bir lider var.

“Şam’ın, Halep’in ve Karabağ’ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi, inşallah bir gün Kudüs’ün de özgürlüğünü göreceğiz.”

Bugün bazıları Kudüs'ün özgürlüğünü konuşmayı bile gereksiz görebilir. Bazıları ümmetin yeniden birleşmesini, güçlenmesini gerçekçi bulmayabilir. Bazıları büyük hedefleri romantik bir yaklaşım olarak değerlendirebilir. Fakat tarih bize gösteriyor ki dün imkânsız görünen birçok şey bugün gerçeğe dönüşmüştür. Bugün birçok insan "hayal" kelimesini boş bir temenni olarak algılıyor. Oysa tarihteki bütün büyük dönüşümler önce bir hayal olarak başladı. Bir şehir fethedilmeden önce bir hayaldi. Bir medeniyet kurulmadan önce bir hayaldi. Bir ilim merkezi ortaya çıkmadan önce bir hayaldi. İnsanlığın ufkunu değiştiren bütün büyük işler, önce bir insanın veya bir topluluğun zihninde doğan bir idealdi.

Tarihi sürece baktığımızda Kudüs’ün fethi hep Şam’dan sonra olmuştur. Şam, Kudüs'e giden yolun başlangıcıdır. Adeta bir sünnetullah gibi, önce Şam özgürleşmiş tarihte sonra Kudüs. Şam sanki Kudüs’ün anahtarı mesabesindedir.

Buradan ben şöyle anlıyorum: Müslümanlar Kudüs’ü hak etmeli. Tarihte İsrailoğulları ilk etapta Kudüs’e girememiş ve çölde 40 yıl dolaşmışlardır. Bu olay bize Mâide Sûresi 26. ayetlerde anlatılmaktadır.

Bunun üzerine Allah, “Öyleyse, kırk yıl boyunca o topraklara girmek onlara yasaklanmıştır; bu süre içinde çöllerde şaşkın şaşkın dolaşıp duracaklar! Artık şu yoldan çıkmış toplum için kendini üzme ey Mûsâ!” buyurdu. (Yediveren Yay. Meali)

Yani Kudüs’e sahip olmak bir bedel istiyor, temiz, pak ve arınmış olmak gerekiyor. Oraya girecek olandan da Hâlık-ı Lemyezel bir özen gösterilmesini istiyor.

Hani bir zamanlar İsrail Oğulları’na demiştik ki:

“Halkı zâlim olan şu şehre girip orayı fethedin ve orada bulunan nîmetlerden dilediğiniz gibi, serbestçe yiyin için fakat şehri ele geçirdiğiniz zaman, kapısından kibir ve çalımla değil, “Hıtta!” yani, “Bağışla bizi, ey Rabb’imiz!” diyerek alçakgönüllülükle, saygıyla eğilerek girin ve insanlara karşı affedici, bağışlayıcı olun ki, biz de sizin günahlarınızı bağışlayalım. Unutmayın, doğru ve yararlı davranış gösterenleri, hak ettiklerinden çok daha fazlasıyla ödüllendireceğiz.” (Bakara 58, Yediveren Yayınları Meali)

Tarihi ve coğrafi kaynaklara göre burada kastedilen bölge Kudüs ve çevresidir. Allah, İsrailoğullarına şehre kibirlenerek değil, mütevazı bir şekilde, "Hıtta" (günahlarımızın bağışlanmasını diliyoruz) diyerek af dileyerek girmelerini emretmiştir. Günümüzde de Mescid-i Aksa'nın kuzeyindeki giriş kapılarından biri, Arapça'da Babü'l-Hıtta (Af Kapısı) olarak anılmaktadır.

Bu sefer Kudüs'ü hak etmek için Müslümanlar ,tabiri caizse çok daha fazla çölde dolaştılar. Kudüs’ü hak etmek için büyük düşünmek gerekiyor, büyük ideal sahibi olmak gerekiyor.

Müslümanların bugünkü parçalanmış hallerinden başka bir sorunu yok Kudüs'ü tekrar almak için. Bize lazım olan ittihadı İslam'dır, yani İslam birliği. Bunun için uğraş vermeli, gayretimiz bu olmalı. Ondan sonra Allah bize Kudüs'ü nasip edecektir.

Müslümanların zayıf olması, süper güç olmaması sorun değildir. Bizler en zayıf anlarımızda, en güçsüz anlarımızda büyük hayaller kurmayı Peygamberimiz'den öğrendik.

Alemlerin efendisi (sav), bir savunma savaşında, Hendek Savaşı'nda Kayser'in, İran'ın, Konstantiniyye'nin fethini müjdelemedi mi? Ümmetine oraları fethetmeyi hayal ettirdi.

İslam tarihine baktığımızda büyük şahsiyetlerin tamamının büyük hayallere sahip olduğunu görürüz. Sultan Alparslan'ın Anadolu hayali vardı. Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul hayali vardı. Selahaddin Eyyubi'nin Kudüs hayali vardı. Bu insanlar yaşadıkları dönemin şartlarına bakıp ümitsizliğe kapılsalardı, bugün tarih farklı yazılmış olurdu.

Günümüze geldiğimizde Şam'ın özgürlüğü de bir zamanlar hayaldi. Karabağ'ın özgürlüğü de bir zamanlar hayaldi. Nice milletlerin bağımsızlığı da bir zamanlar hayaldi.

İşte İçişleri Bakanımızın bu tarihi çıkışı bize yeniden büyük hayaller kurdurması bakımından çok ama çok önemli. Bu bize bir özgüven vermeli. Yeni hedefler koymalı önümüze.

Bir milletin asıl haritası coğrafi sınırlarında değil, evlatlarının zihninde çizilir. Tarih, sadece bugünü kurtarma telaşında olanları değil; geleceği inşa edecek kadar büyük rüyalar gören, o rüyaların peşinden gitme cesareti gösteren liderleri ve toplumları yazar. Bugün Müslüman coğrafyanın üzerine çöken ataleti, ufuksuzluğu ve "biz yapamayız" prangalarını kıracak olan yegâne güç; işte bu büyük iddialara yeniden sarılmaktır.

Esasında burada üzerinde durulması gereken husus, Kudüs’ün ne zaman özgürleşeceğinden önce, Müslümanların Kudüs fikrini yeniden taşıyabilecek bir zihnî ve ahlâkî olgunluğa ne zaman ulaşacağıdır. Çünkü tarihte şehirleri fetheden şey yalnızca askerî güç olmamıştır. Her fetih, kendisinden önce gelen bir fikir, bir ahlâk, bir medeniyet tasavvuru ve uzun bir hazırlık sürecinin neticesidir. Kudüs de bundan müstesna değildir.

Bu nedenle Kudüs’ü konuşmak, yalnızca bir coğrafyayı konuşmak değildir. Kudüs’ü konuşmak; Müslümanların tarih karşısındaki konumunu, medeniyet iddiasını, birlik fikrini, gelecek tasavvurunu ve en önemlisi kendilerine dair inançlarını konuşmaktır. Bir toplumun ulaşabileceği sınırlar, çoğu zaman sahip olduğu imkânlarla değil, kendisi hakkında kurduğu tasavvurla belirlenir. Kendisini büyük bir tarihin ve büyük bir davanın taşıyıcısı olarak gören toplumlar, zamanla büyük işler başarırlar. Kendisini yalnızca günlük problemlerin içine hapseden toplumlar ise tarihin öznesi değil nesnesi hâline gelirler.

Belki de bugün Müslüman dünyanın en büyük krizi askerî, siyasî veya ekonomik krizlerden önce bir anlam ve ufuk krizidir. Kudüs’ün işgali kadar tehlikeli olan şey, Müslüman zihnin büyük hedeflerden vazgeçmesidir. Çünkü bir toplum önce zihninde yenilir, sonra coğrafyada. Önce ideallerini kaybeder, ardından topraklarını. Bu yüzden Kudüs’e dair söylenen her söz, aslında Müslümanların kendi geleceklerine dair söyledikleri bir sözdür.

Bu açıdan bakıldığında, “Rabbim bana Kudüs valiliğini nasip etsin” ifadesi, siyasî bir cümleden çok bir ufuk beyanı olarak okunmalıdır. Bir makam talebinden ziyade, Kudüs’ün yeniden İslâm medeniyetinin tabiî bir parçası olabileceğine dair inancın dile getirilmesidir. İster gerçekleşsin ister gerçekleşmesin, önemli olan bu cümlenin arkasında duran zihniyettir. Çünkü tarihte büyük dönüşümler, önce insanların mümkün olduğuna inandıkları şeylerle başlamıştır.

Neticede Kudüs’e giden yolun ilk adımı ne ordulardır ne de siyasî anlaşmalar. İlk adım, Müslümanların yeniden kendileri olmalarıdır. Kendi tarihleriyle, kendi medeniyetleriyle, kendi inançlarıyla ve kendi büyük idealleriyle yeniden buluşmalarıdır. Kudüs, belki de en çok bunu beklemektedir. Çünkü şehirler, onları fethedecek ordulardan önce, onları taşıyabilecek insanların ortaya çıkmasını beklerler. Ve tarih bize göstermektedir ki, bir medeniyet kendi büyük hayallerini yeniden kurabildiğinde, dün ulaşılmaz görünen hedefler yarının sıradan gerçekleri hâline gelebilmektedir. Bu sebeple bizler umudumuzu diri tutacağız. Büyük düşüneceğiz. Büyük hedefler koyacağız. Birliğimiz için çalışacağız. Kudüs’ü dualarımızdan, gündemimizden ve idealimizden çıkarmayacağız.

Kudüs’ü fethedenler, önce Kudüs’ü hayal edenler olacaktır.

Ve Allah’ın izniyle, büyük hayaller kurabilen bir ümmet için Kudüs asla ulaşılmaz bir hedef değildir.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.