Mesut Uçakan'ın Tarihî Hatırası: Sinema Sadece Sanat Değildir

Mesut Uçakan'ın Tarihî Hatırası: Sinema Sadece Sanat Değildir

“Bush ve Özal Görüşmesinin Perde Arkası: Kültürel Kuşatma”

"Bir ülkenin sınırlarını korumak sadece askeri birliklerle mi mümkündür, yoksa o sınırların asıl bekçileri zihinlere çekilen kültürel setler midir? Tarih boyunca toprak işgalleri tüfeklerle yapılmış olabilir; ancak ruhların ve kimliklerin işgali her zaman daha sinsi, daha estetik ve daha 'renkli' araçlarla gerçekleştirilmiştir. Devletlerin kaderinin tayin edildiği en kritik masalarda, bazen bir füze rampasından çok daha stratejik bir konu baş köşeye oturur: Sinema. Amerika’nın küresel bir hegemonya kurarken kullandığı en güçlü silahın savaş uçakları değil, 'perdedeki imgeler' olduğunu kanıtlayan öyle bir tarihi görüşme vardır ki; bu olay, kültürel bağımsızlığın neden bir milli güvenlik meselesi olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir."

Sinema, icat edildiği günden bu yana insanlık tarihinin en büyüleyici ama aynı zamanda en tehlikeli araçlarından biri olagelmiştir. Kimi zaman bir eğlence, kimi zaman bir sanat, kimi zaman da bir kaçış kapısı olarak görülen bu sihirli perde, aslında çok daha karanlık ve stratejik bir işlev üstlenmiştir: Toplumların ruhunu sessizce yeniden şekillendirmek. Bir milletin değerlerini, inançlarını, özlemlerini ve hatta hayallerini dönüştürmek, çoğu zaman savaş meydanlarından çok daha etkili bir biçimde, işte bu beyaz perde aracılığıyla gerçekleştirilir.

Ne var ki bu gerçek, ne yazık ki ülkemizde uzun yıllar boyunca ya görmezden gelinmiş ya da sadece masum bir kültür tartışmasına indirgenmiştir. Oysa dünyanın büyük güçleri, sinemanın ve görsel medyanın bir kitleleri yönlendirme, onları dönüştürme ve hatta teslim alma gücünü çok önceden keşfetmiş ve bu silahı acımasızca kullanmışlardır. Bu bağlamda, yalnızca bir film endüstrisi değil, aynı zamanda bir kültür emperyalizmi aracı olan Hollywood’un arkasındaki stratejik iradeyi anlamak için bazı tarihsel kesitlere dikkatle bakmak gerekir.

İşte bu noktada, Türk sinemasının duayen isimlerinden, milli ve manevi değerlere bağlılığıyla bilinen rahmetli yönetmen Mesut Uçakan ile yapılan bir hasbihalde ortaya çıkan tarihi anekdot, sinemanın aslında ne kadar büyük bir güç mücadelesinin parçası olduğunu gözler önüne sermektedir. Uçakan'ın bizzat aktardığı bu olay, sandığımızdan çok daha derinlere uzanan bir kültür savaşının tam kalbine ışık tutmaktadır.

Tarihler 1990'ların başını, 1. Körfez Savaşı esnasını göstermektedir. Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George Bush, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal ile oldukça kritik bir görüşme yapmak üzere Türkiye’ye gelir. O günlerde hem Türkiye'nin hem de dünyanın tek gündemi, yanı başımızda patlak veren Körfez krizi, Ortadoğu'nun yeniden şekillenen haritası ve Amerika’nın Türkiye’ye uyguladığı tekstil kotasıdır. Hatta o yıllarda kapalı kapılar ardında, Türkiye’nin ABD’ye vereceği lojistik ve stratejik destek karşılığında tarihi hakları olan Musul ve Kerkük’ü geri alabileceği iddiaları konuşulmaktadır.

Bu devasa jeopolitik konular o tarihi görüşmede tam olarak nasıl gündeme geldi bilinmez ama Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın öncelikli derdi ve masadaki somut beklentisi, Türkiye'nin belini büken kotaların kaldırılarak tekstil satışımızın artırılması ve ülke ihracatının yükseltilmesidir. Görüşme sırasında Özal, tekstil kotası meselesini gündeme getirince, dönemin ABD Başkanı Baba George Bush beklenmedik, şaşırtıcı bir karşılık verir: “Sayın Başkan, o mesele kolay, onu çözeriz. Ben esas başka bir konuyu, çok daha önemli bir meseleyi görüşmek için geldim.”

Bir an durup düşünmek gerekir; Ortadoğu'nun kaynadığı, Körfez krizinin dünyayı tehdit ettiği, savaş uçaklarının havalandığı bir ortamda, bir ABD Başkanı için Körfez Savaşı'ndan, petrolden veya jeopolitik stratejilerden daha önemli ne olabilir? On binlerce kilometre yolu neyi görüşmek için gelmiş olabilir? Bush'un cevabı tek kelimedir: "Sinema..."

Bu durum ilk bakışta akıl almaz derecede ilginç değil mi? Dünyanın kaderinin konuşulduğu bir masada sinemanın baş köşeye oturması... Evet, ABD Başkanı George Bush’un çantasındaki en hayati, en acil gündem maddesi Amerikan sinemasının Türkiye'deki geleceğidir. Bush, Özal'a açıkça şunları söyler: ”Yakında sizin meclisinize bir kanun teklifi gelecek. Konu yabancı sinemalar ve yayın ilkeleri hakkında. Sizden ricam, o kanun teklifini geri çekmenizdir. O tasarı meclise inmesin, böyle bir teklif asla yasalaşmasın.”

Peki, koskoca ABD Başkanını telaşlandıran, okyanus ötesinden Türkiye'ye getiren ve meclisten geçmesini engellemek istediği o kanun teklifinin içeriği neydi? Temelde iki kritik maddeden oluşuyordu:

1.            Yabancı filmlere ve dizilere artık televizyonlarda ve sinemalarda Türkçe dublaj yapılmayacak, eserler orijinal dillerinde, sadece Türkçe altyazı ile yayınlanacak.

2.            Türkiye'deki tüm sinema salonlarında, gösterime giren filmlerin en az yüzde 25'i yerli Türk filmi olmak zorunda olacak.

Bu iki masum görünüşlü maddenin arkasındaki temel saik; aslında milli kültürü korumak, sinsi bir kültür erozyonunu engellemek, Batı'nın yaşam tarzı dayatmasının önüne geçmek ve yerli sinema endüstrisini ayağa kaldırmaktı. Çünkü sınırsızca ve tamamen Türkçeleştirilerek yayınlanan bu yabancı filmler, toplumda çok ciddi ahlaki değerlerin bozulmasına, aile yapısının sarsılmasına ve gençler üzerinde onulmaz bir kimlik bunalımına yol açıyordu.

Eğer bu teklif yasalaşsaydı ne olacaktı? Öncelikle Amerikan yapımı bu filmler ve diziler, toplumun geneli ve ekseriyeti tarafından bugünkü kadar kolay tüketilemeyecek ve kabul görmeyecekti. Bizim toplumumuzun sosyolojik yapısı gereği çok az kişi ekrana kilitlenip altyazılı film seyretme zahmetine katlanır. Bu filmler halk tabanında çok tercih edilmeyecek, izleyici kitlesi sadece özel ilgisi olan, belirli bir entelektüel veya dil birikimi olan dar bir grupla sınırlı kalacaktı. Hal böyle olunca, bu filmlerin ve dizilerin televizyonlardaki izlenme oranları (reytingleri) hızla düşecek, reklam gelirleri azalacak ve yayıncı kuruluşlar tarafından eskisi kadar talep edilmeyecekti. Dahası, yüzde 25'lik kota sayesinde Yeşilçam ve Türk sineması devasa bir maddi kaynak ve gösterim alanı bularak kendi kültürel kodlarımızı üreten eserler ortaya koyacaktı. Doğal olarak bu ihtimal, dünyayı kültür endüstrisiyle yöneten Amerikan sinema tekelinin pek hoşuna gitmemişti.

Bu tarihi olaya bakıldığında, ABD Başkanı Bush’un ülkemize sadece ekonomik kaygılarla veya askeri ittifak için geldiğini düşünmek büyük bir saflık olur. Bu görüşmenin içeriğinde, devletlerin bekasını ilgilendiren çok daha derin, psikolojik ve sosyolojik gerçekler yatmaktadır. Çünkü emperyalist güçler, sinemanın toplumları derinden etkilemek, kitleleri kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmek ve tamamen dönüştürmek gibi eşsiz bir fonksiyona sahip olduğunu çok iyi bilmektedirler.

Filmler ve diziler, pürüzsüz bir Türkçe dublajla yayınlandığı için toplumumuzu doğrudan ve filtresiz bir şekilde etkilemiştir. Türk seyircisi, ekrandaki yabancı aktörü kendi dilini (Türkçeyi) konuşurken duyduğunda, onu yabancı biri olarak değil, adeta kendi mahallesinden, kendi evinden biri gibi görmüş, onun giyimini, konuşma tarzını, ahlaki sınırlarını ve yaşam felsefesini hızla içselleştirmiştir. Zira insanlar, ustaca kurgulanmış filmlerde ve dizilerde gerçek ile algıyı çoğu zaman ayırt edemezler. Bilinçaltı, gördüğü kurguyu gerçekmiş gibi kodlar.

Bu bakımdan sinema ve dizilerin toplum üzerinde bıraktığı o büyüleyici "gerçeklik etkisi", insan davranışlarını, tüketim alışkanlıklarını ve ahlaki tutumlarını kolayca yönlendirebilmekte; bu sayede de toplumlara tamamen yeni bir yaşam tarzı enjekte edilmektedir. Filmler, insanın en derin anlam ve değer dünyasında yepyeni, suni bir düşünce evreni oluşturabilmektedir. İnsanın algısına, hayata bakış açısına, neyin doğru neyin yanlış, neyin ayıp neyin moda olduğuna dair değer yargılarına yön vererek; o hegemonik gücün tam da kendi istediği standartlarda yeni bir "anlam dünyası" inşa etmektedirler.

Geldiğimiz nihai noktada, tarihi sürece baktığımızda maalesef bu yabancı film ve dizi akını ülkemizde büyük ölçüde başarılı olmuş; toplumun zevklerini, aile bağlarını ve kültürel dokusunu ciddi anlamda dönüştürmüş ve değiştirmiştir. Batı'nın yaşam tarzı, ekranlar vasıtasıyla evlerimizin başköşesine yerleşmiştir. Ancak umutsuzluğa kapılmamak gerekir; zira su uyur düşman uyumaz misali, son yıllarda bu sinsi kültürel kuşatmanın farkına varan bir bilinç uyanmaya başlamıştır. Son zamanlarda yapılan, bu milletin köklü değerlerine, inançlarına ve tarihine ters düşmeyen, aksine onları yücelten yüksek kaliteli yerli içerikler üretilmeye başlanmıştır. Özellikle de dünya çapında ses getiren görkemli tarihi filmler ve dönem dizileri ile geçmişte açılan bu derin yaralar sarılmaya, zihinlerdeki tahribat tamir edilmeye, genç nesillere kendi kahramanları ve kendi muhteşem kültürü yeniden hatırlatılmaya başlanmıştır. Unutulmamalıdır ki, ekranla fethedilen zihinler, ancak yine kendi öz değerlerimizi yansıtan daha güçlü ekranlarla, daha nitelikli sanat eserleriyle geri kazanılabilir.

İşte bu tarihî görüşme, sinemanın aslında ne kadar büyük bir güç ve strateji aracı olduğunu gözler önüne sermektedir. Körfez Savaşı’nın ateşiyle kavrulurken, dünya liderlerinin masasında petrolden, füzelerden veya toprak iddialarından daha öncelikli bir konunun “sinema” olması, tesadüf değildir. Bu, emperyalist zihniyetin kültür üzerinden yürüttüğü savaşın en somut, en perdesiz göstergesidir. ABD Başkanı George Bush’un, Türkiye’nin meclisine gelecek bir kanun teklifini durdurmak için okyanuslar aşması, aslında şu gerçeği haykırmaktadır: Bir ülkenin sınırlarını korumak sadece askerî birliklerle değil, aynı zamanda zihinlere çekilecek kültürel setlerle mümkündür. O setler yıkıldığında, toprak bütünlüğünün hiçbir anlamı kalmaz.

Maalesef, o günlerde bu setler tam olarak inşa edilemedi. Ne yazık ki Bush’un ricası tutmuş, o maddeler hayata geçememiş, Türkçe dublaj serbest kalmış, yerli film kotası rafa kaldırılmıştır. Sonuç? Onlarca yıl boyunca, kendi dilimizde konuşan yabancı oyuncular, evlerimizin en güzel köşesine kurulmuş, çocuklarımızın hayal dünyasını, gençlerimizin kimlik tasavvurunu, ailelerimizin değer yargılarını sessiz sedasız yeniden kodlamıştır. Batı’nın yaşam tarzı, bir dayatma olarak değil, bir "özenme" ve "özenti" olarak kültürümüze eklemlenmiştir. Bu, topyekûn bir işgal değil, belki daha sinsi bir teslimiyetti.

Bu çerçevede Mesut Uçakan’ın aktardığı bu tarihi hatıra, bize şunu hatırlatmaktadır: Kültür, tesadüfen oluşmaz; bilakis inşa edilir. Ve bu inşa sürecinde sinema, en etkili araçlardan biridir. Dolayısıyla mesele, bu gücü reddetmek değil; onu doğru anlamak ve doğru istikamette kullanabilmektir.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.