Mehmet Emin Buğra: Bir Ömrü Vatana Adayan Mücahit

Bazı insanlar vardır; yaşadıkları dönemin sınırlarını aşar, bir milletin hafızasına dönüşürler. Bazı isimler ise yalnızca bir şahsı değil, bir davayı, bir direnişi ve bir ümidi temsil eder. İşte Mehmet Emin Buğra böyle bir isimdir. O, Doğu Türkistan’ın işgal altında inleyen topraklarında yetişmiş, ömrünü milletinin hürriyeti uğruna vakfetmiş, ilmiyle olduğu kadar mücadelesiyle de iz bırakmış büyük bir dava adamıdır.

Mehmet Emin Buğra’yı anlarken sadece bir tarihi şahsiyetten bahsetmiyoruz. Bazı isimler ise sadece bir insan değildir; onlar bir milletin direniş çığlığı, bir vatanın hasret nefesi, bir ümidin kıvılcımıdır. İşte Mehmet Emin Buğra, Doğu Türkistan’ın kanayan yarasında doğmuş, ömrünü İslâm davasına siper etmiş, ilmiyle, kılıcıyla ve kalemiyle mücadele eden  böyle bir kahramandır.

1901 yılında Hoten'de dünyaya geldi. Babası bölgenin tanınmış âlimlerinden Pîr Âbidin Hacı, annesi ise Hoten Hanlığı’nın kurucusu Abdurrahman Paşa’nın neslinden gelen Sekîne Bânû Hanım’dı. Böylece hem ilim hem de devlet geleneğinin mirasını taşıyan bir ailede yetişti.

Karakaş’taki Oybağ Medresesi’nde yetişip henüz gencecik yaşında ilmi ve hitabetiyle halkın gönlünde taht kurdu. Bu yüzden hürmetle "Hazretim" diye anılan bir müderris unvanı sahibi oldu. Günümüzün konfor alanından çıkamayan, makam ve popülarite peşinde sıradanlaşmış "aydınlarından" değildi. O, medresenin serin ve güvenli duvarları ardına saklanıp sadece konuşanlardan da değildi. O biliyordu ki; zulmün olduğu yerde susmak, imanın şiarına yakışmazdı.

Mehmet Emin Buğra’nın siyasi faaliyeti yalnızca bir ideoloji savunuculuğu değil, bizzat cephede şekillenen ve ardından uluslararası diplomaside devam eden bir hürriyet arayışıdır. Henüz genç yaşlarında İslâmî ilimlerde derinleşti. Arapça ve Farsçayı öğrendi. Hoten’de başlayan tahsil hayatını Karakaş’taki Oybağ Medresesi’nde tamamladı. Daha yirmili yaşlarının başında müderris olarak talebe yetiştirmeye başladı. İlmi, hitabeti ve halk üzerindeki tesiri sebebiyle kısa sürede Doğu Türkistan’ın sevilen alimlerinden oldu. Ancak o, ilim öğrenip o ilmi sadece öğrencilerine aktaran bir âlim değildi. Gerektiği zaman ilmi pratiğe çeviren bir aksiyon adamı idi. Milletinin yaşadığı acıları görüyor, Doğu Türkistan’ın giderek ağırlaşan esaretini hissediyordu.

1931 yılında çıktığı uzun yolculuk onun hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Bu seyahat sırasında hem halkın durumunu gözlemledi hem de bölgedeki Çin işgalinin boyutlarını daha yakından gördü. Özellikle Gulca’da Sâbit Dâmolla ile yaptığı görüşmeler onda yeni bir ufuk açtı. Artık mesele yalnızca ilmî faaliyetlerle çözülebilecek bir mesele değildi. Milletinin hürriyeti için daha büyük bir mücadele gerekiyordu.

Bu düşünceyle 1932 yılında Millî İnkılâp Teşkilâtı’nı kurdu. 14 Şubat 1933'te Hoten'de İslam'ın sancağını açarak Çin işgaline karşı o kutlu ayaklanmayı başlattı. Kısacık bir sürede Hoten'i zalimlerden temizleyip Hoten İslâm Hükûmeti’nin başkumandanı oldu. Bir düşünün... Elinde kalem tutan bir âlimin, ümmetin namusu, vatanın hürriyeti için kılıç kuşanmasıdır bu! İnsanlığın hayrı ve kavminin hidayeti için varlığını ortaya koyması, "önce sen yap" ahlakının en somut tezahürüdür. Kurulan Hoten İslâm Hükûmeti’nde başkumandan olarak görev aldı. Böylece Mehmet Emin Buğra, yalnızca bir âlim değil aynı zamanda fiilen mücadele eden bir mücahit hâline geldi.

Hoten'deki başarısının ardından kuzeydeki güçlerle birleşerek 12 Kasım 1933'te Kaşgar merkezli Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasında başrolü oynadı. Bu devletin ilk cumhurbaşkanı sıfatıyla hem askerî hem de iktisadi yapılanmayı bizzat yönetti. Ancak Rus destekli Çin ordusu ve Tungan (Çinli Müslüman) güçlerinin saldırıları sonucu bu ilk cumhuriyet kısa sürede yıkıldı.

Fakat tarih, kolay zaferler vaat etmez. 1934’te Ma Huşan’ın saldırılarıyla karşılaştı. Dağlara çekildi, sonra Kâbil’e geçti. Bu, dava adamları için bir yenilgi değil, yeni bir hazırlıktı. Kâbil’de İsa Yusuf Alptekin’le yolları kesişti. İki büyük Müslüman Türk evladı, Doğu Türkistan davasını artık hem kılıçla hem de siyasetle, diplomasiyle, fikirle sürdürmeye karar verdiler.

Mehmet Emin Buğra, Hindistan’dan Çin’e, Afganistan’dan Türkiye’ye kadar birçok ülkede Doğu Türkistan meselesini anlatmaya çalıştı. Çin kamuoyunda ve uluslararası çevrelerde Doğu Türkistan’ın sesini duyurmak için büyük gayret gösterdi. O, inandığı yolda asla yorulmadı. Çin’in İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki başkentine kadar giderek zalimin gözünün içine baka baka, "Burası Şinjiang (Sincan) değil, Doğu Türkistan!" hakikatini haykırdı. Asimilasyona karşı "Doğu Türkistanlılar Türk'tür, Müslümandır!" diyerek o günün şartlarında muazzam bir zihniyet inşasına girişti. Çünkü o çok iyi biliyordu ki; bir toplum önce zihninde yenilir, hafızasını kaybederse, ardından topraklarını da kaybederdi. "Şarkî Türkistan Tarihi"ni yazması, işgalcilerin zihinleri esir almasına karşı verilmiş en muazzam cihattı.

1944 yılında Doğu Türkistan’ın kuzeyinde kurulan Doğu Türkistan İCumhuriyeti yeni bir umut doğurdu. Bu gelişme üzerine memleketine dönen Buğra, kurulan birleşik yönetimde önemli görevler üstlendi. İmar Bakanlığı yaptı, daha sonra başkan yardımcılığı görevine getirildi. Aynı zamanda çıkardığı gazete ve dergilerle fikrî mücadeleyi sürdürdü. Farklı fraksiyonların bir araya gelmesiyle kurulan Birleşik Eyalet Hükûmeti'nde Temmuz 1946'da İmar Bakanlığı, Aralık 1948'de ise Hükûmet Başkan Yardımcılığı görevlerini üstlendi. Çin Komünist Partisi'nin 1949'da bölgeyi tamamen işgal etmesi üzerine ülkesini kalıcı olarak terk etmek zorunda kaldı. Bu ikinci hicret, yalnızca bir coğrafya değişikliği değil; sürgün, ayrılık ve hasretin de başlangıcıydı.

Hindistan’da ve daha sonra Türkiye’de Doğu Türkistanlı muhacirlerin yerleşmesi için büyük çaba sarf etti. Birleşmiş Milletler’den devlet başkanlarına kadar pek çok kişiyle görüştü. Nihayet 1951 yılında Türkiye’ye geldi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kapıları Doğu Türkistan muhacirlerine açıldı. Bu süreçte Mehmet Emin Buğra’nın gayretleri belirleyici oldu.

Türkiye’ye yerleştikten sonra da mücadelesi bitmedi. O, artık sürgünde yaşayan bir dava adamıydı. Katıldığı uluslararası konferanslarda, yaptığı diplomatik görüşmelerde ve kaleme aldığı eserlerde hep Doğu Türkistan’ın hürriyetini anlattı. Arap dünyasından Güney Asya’ya kadar birçok bölgede Doğu Türkistan meselesini gündeme taşıdı. 14 Haziran 1965 yılında Ankara'da ruhunu Rahman'a teslim edene dek, bir an olsun durmadı. "Vatan, millet, din, devlet kaygusu" diyerek şiirlerinde sürgünün hüznünü ama asla sönmeyen bağımsızlık ateşini harladı. İslam gençliğine ilham veren; tarih, siyaset, edebiyat ve iman dolu daha nice eserler bıraktı geride.

Peki, bugün bizlere düşen nedir? Gazze'de Siyonist bombaları altında şehadete yürüyen kardeşlerimizle, Doğu Türkistan'da asimilasyon kamplarında inleyen kardeşlerimizin davası aynıdır. Zulüm aynı, karşı koyuş aynıdır. Mehmet Emin Buğra gibi büyük hayaller kurabilen, ümmet bilincini kuşanmış, inandığı dava uğruna bedel ödemeyi şeref sayan dava adamlarına bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Doğu Türkistan'ı dualarımızdan, gündemimizden ve ufkumuzdan asla çıkarmamalıyız. Zira bağımsız Doğu Türkistan, tıpkı özgür Kudüs gibi; önce onu hayal eden, o yolda sıradanlaşmayı reddeden Müslüman zihinlerin fedakârlıkları üzerinde yükselecektir!

Bugün Mehmet Emin Buğra’yı anmak, yalnızca bir tarih şahsiyetini hatırlamak değildir. Aynı zamanda bir davanın ne demek olduğunu anlamaktır. O, makam peşinde koşmadı; milletinin hürriyeti için yaşadı. Rahatını değil, sorumluluğunu düşündü. Sürgünü göze aldı ama teslimiyeti kabul etmedi.

Doğu Türkistan’ın yakın tarihinde Mehmet Emin Buğra ve İsa Yusuf Alptekin isimleri, birbirinden ayrılması mümkün olmayan iki büyük sütun gibidir. Onlar, milletlerine yalnızca mücadele etmeyi değil, umut etmeyi de öğrettiler. Bugün Doğu Türkistan hâlâ çeşitli baskılar altında yaşam mücadelesi veriyorsa, Mehmet Emin Buğra’nın bıraktığı miras da hâlâ yaşamaktadır. Çünkü dava adamları ölmez; onların taşıdığı fikirler ve uğruna mücadele ettikleri hakikatler yaşamaya devam eder. Mehmet Emin Buğra da işte böyle bir mirasın sahibidir: Ömrünü vatanına ,milletine ,dinine adamış bir âlim, bir mücahit ve bir hürriyet öncüsüdür.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.