Türkiye’nin Yumuşak Gücü ve Sivil Toplumun Tarihî Sorumluluğu
Geçtiğimiz günlerde İki Doğu İki Batı Uluslararası Öğrenci Derneği’nin mezuniyet programına katıldım Salondaki atmosfer, sadece bir mezuniyet töreninin ötesinde, adeta küçük bir dünya provası gibiydi bir tür birleşmiş milletlerin gençlik toplantısını andırıyordu. Asya’dan Afrika’ya, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya ve Latin Amerika’ya kadar dünyanın dört bir yanından gelen, gözleri ışıl ışıl parlayan yüzlerce genç oradaydı. Farklı renkler, farklı diller ve farklı kültürler, Türkiye’nin ev sahipliğinde, ortak bir gelecek vizyonunda birleşmişti. Bu manzara karşısında heyecanlanmamak, ülkenin geleceğine dair büyük umutlar beslememek imkânsızdı. Bu gençler, yıllardır bu topraklarda eğitim görmüş, Türkiye’nin misafirperverliğini, tarihini, kültürünü ve medeniyet birikimini yakından tanıma fırsatı bulmuşlardır. Bugün mezun oluyor olmaları, bir son değil, aksine çok daha büyük bir başlangıcın habercisidir. Bu gençler sadece birer öğrenci değil; geleceğin liderleri, bürokratları, akademisyenleri ve iş insanlarıdır.
Program boyunca aklımda sürekli aynı düşünce dolaştı: Türkiye’nin elindeki en büyük stratejik imkânlardan biri belki de bu gençlerdir. Bugün ülkemizde yaklaşık 400 bine yakın uluslararası öğrenci eğitim görüyor. Bu sayı yalnızca bir istatistik değildir. Bu sayı, Türkiye’nin küresel alandaki iddiasının, vizyonunun ve en önemlisi gelecekteki ticari, siyasi ve kültürel ilişkilerinin en müthiş, en stratejik imkânıdır. Karşımızda duran bu muazzam potansiyeli doğru okumak ve yönetmek zorundayız. Bu rakamın içinde geleceğin akademisyenleri, iş insanları, bürokratları, siyasetçileri, diplomatları, gazetecileri ve kanaat önderleri bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle bugün üniversite sıralarında oturan bu gençlerin önemli bir kısmı yarının dünyasında söz sahibi olacak insanlardır.
Bu gençler, Türkiye’de geçirdikleri yıllar boyunca sadece akademik bilgiyle donanmamakta, aynı zamanda Türk insanının samimiyetini, Türk mutfağının zenginliğini, tarihî ve doğal güzelliklerimizi, sanatımızı ve yaşam biçimimizi de yakından tanıdılar. Mezun olduktan sonra ülkelerine döndüklerinde, artık sıradan bir yabancı değil, Türkiye’yi içselleştirmiş, Türkiye sevdalısı birer birey olarak giderler. Onlar, ülkelerinde söz sahibi olduklarında, Türkiye’nin lehine kararlar alınmasında doğal birer köprü görevi üstlenirler. Zira bir ülkeyi tanımak, o ülkenin insanını, dilini ve kültürünü bilmek, iş ilişkilerinde, siyasî tercihlerde ve toplumsal algıda büyük fark oluşturur.
Yirminci yüzyılın katı, resmî ve bürokratik diplomasi yöntemleri artık tek başına yeterli olmuyor. Devletlerin birbirlerine üstünlük kurmaya çalıştığı askerî ve ekonomik sert gücün yerini, günümüzde kültürel çekim merkezi oluşturmayı hedefleyen yumuşak güç kavramı aldı.Buna soft power diyorlar.Diplomasinin alt dalları olan kültürel diplomasi, kamu diplomasisi ve insanî diplomasinin en rafine, en kalıcı ve en etkili kesişim noktası ise hiç şüphesiz “Öğrenci Diplomasisi”dir.
Diplomasi denildiğinde çoğu insanın aklına büyükelçilikler, dışişleri bakanlıkları ve devletler arası resmî görüşmeler gelir. Elbette bunlar diplomasinin en görünür yüzüdür. Ancak modern dünyada diplomasi yalnızca devletlerin yürüttüğü resmî faaliyetlerden ibaret değildir. Kültür diplomasisi, ekonomi diplomasisi, spor diplomasisi, medya diplomasisi ve eğitim diplomasisi gibi birçok alan bulunmaktadır. Bunların içerisinde en etkili ve kalıcı olanlardan biri de öğrenci diplomasisidir. Çünkü öğrenci diplomasisi, insanların kalbine ve zihnine dokunan bir süreçtir. Bir öğrenci yıllarca bir ülkede yaşar, o ülkenin insanlarını tanır, kültürünü öğrenir, dostluklar kurar, sevinçlerine ve sıkıntılarına ortak olur. Üniversite yıllarında oluşan hatıralar ise insan hayatının en kalıcı izlerini bırakır. Bu nedenle Türkiye’de eğitim gören bir genç, ülkesine döndüğünde yanında yalnızca bir diploma götürmez; aynı zamanda Türkiye’ye dair bir hafıza, bir tecrübe ve bir gönül bağı da götürür.
Türkiye’ye gelen bu gençler; sadece teorik bilgi öğrenmiyor, aynı zamanda bizim kültürümüzü, dilimizi, değerlerimizi, yaşam tarzımızı ve adalet anlayışımızı da bizzat yaşayarak tecrübe ediyorlar. Bir insanın en dinamik, karakterinin şekillendiği ve en güzel hatıralarını biriktirdiği üniversite yıllarını geçirdiği ülke, onun ikinci vatanıdır. Bu sıralardan mezun olan her bir genç, ülkesine döndüğünde sıradan bir vatandaş olmayacaktır. Onlar, kendi toplumlarında eğitimli elitleri oluşturacak; iş dünyasında, bürokraside, akademide ve siyasette kritik roller üstleneceklerdir.
İşte bu nedenle uluslararası öğrenciler, ülkelerine döndüklerinde Türkiye’nin gönüllü elçileri hâline gelirler. Bir ülkeye karşı olumlu kanaat oluşturmanın en etkili yolu reklam kampanyaları değildir. Milyonlarca dolarlık tanıtım faaliyetleri de değildir. İnsanların gönlüne girebilmektir. Bir öğrencinin Türkiye’de gördüğü ilgi, yaşadığı dostluklar ve kazandığı hatıralar bazen milyonlarca dolarlık tanıtım bütçelerinden çok daha etkili sonuçlar doğurabilir. Nitekim bunun örneklerini görmeye başladık.
Bugün üniversite sıralarında oturan gençlerden bazıları yarın ülkelerinin dışişleri bakanı, eğitim bakanı, ekonomi yöneticisi veya büyükelçisi olacaktır. Bazıları büyük şirketlerin yöneticisi olacak, bazıları medya dünyasında etkili konumlara gelecektir. Böyle bir noktada Türkiye hakkında sahip oldukları bilgi ve tecrübeler, ülkeleriyle Türkiye arasındaki ilişkileri doğrudan etkileyecektir. Bu durum yalnızca siyasî ilişkiler açısından da değerlendirilmemelidir. Geçmiş yıllarda Türkiye’deki üniversitelerden mezun olup bugün kendi ülkelerinde bakanlık, milletvekilliği, büyükelçilik ve üst düzey bürokratlık yapan isimlerin haberlerine hepimiz şahit oluyoruz. Bu isimlerin sayısı önümüzdeki yıllarda geometrik bir hızla artacaktır. Çok daha fazla ülkede, çok daha etkin ve yetkin makamlarda “Türkiye mezunu” liderler göreceğiz.
Ortada böylesine devasa bir imkân ve potansiyel var iken, bu yükü ve sorumluluğu sadece devlete ya da birkaç ihtisas derneğine bırakmak en büyük stratejik hata olur. Evet, bugün Türkiye’nin hemen her ilinde uluslararası öğrenci dernekleri var. UDEF (Uluslararası Öğrenci Dernekleri Federasyonu) çatısı altında ya da bağımsız olarak çalışan bu dernekler, gece gündüz demeden müthiş bir özveriyle çalışıyorlar. Ancak kabul etmek gerekir ki, mevcut imkânlar ve insan kaynağı ile bu derneklerin 400 bin öğrencinin tamamına nitelikli bir şekilde ulaşması, hepsinin elinden tutması mantıken ve fiziken mümkün değildir. Uluslararası öğrenci derneklerini yalnız bırakmamak lazım. Benim teklifim nettir: Her STK, her vakıf, her dernek ve her cemaat kendi bünyesinde “Yurtdışı Öğrenci Birimi” veya “Uluslararası Öğrenci Koordinasyon Birimi” kurmalıdır. Nasıl ki her kurumun gençlik kolları, hanım kolları, eğitim birimleri, sosyal yardım komisyonları varsa, artık uluslararası öğrenci birimleri de olmalıdır. Bu birimler şu işleri yapabilir:
• Kendi illerindeki veya bölgelerindeki uluslararası öğrencileri tespit etmek,
• Düzenli kültürel etkinlikler, iftar programları, gezi turları organize etmek,
• Öğrencilerin akademik ve sosyal sorunlarına çözüm üretmek,
• Mezuniyet sonrası iletişim ağını sürdürmek,
• Türkiye’nin değerlerini ve başarılarını bu öğrencilere daha etkili anlatmak.
Bu birimlerin kurulması, sivil toplumun devlet politikalarına paralel ama ondan bağımsız bir şekilde katkı sunmasını sağlar. STK’lar bu alanda aktif rol alırsa, öğrenci diplomasisi çok daha sistemli ve yaygın hâle gelir. Çünkü STK’lar toplumun farklı kesimlerine daha kolay ulaşır, daha esnek çalışır ve samimiyetleri daha yüksek kabul edilir. Bir öğrencinin Türkiye’ye dair en kalıcı hatıraları çoğu zaman resmî kurumlarda değil; bir aile sofrasında, bir vakıf programında, bir dernek faaliyetinde veya samimi bir dostluk ortamında oluşur. Bu nedenle her şehirde faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının uluslararası öğrencilerle daha yakından ilgilenmesi gerekir.
Hiçbir şey yapamıyorsak birkaç öğrenciyi evimize davet edebiliriz. Bir akşam yemeğini paylaşabiliriz. Bayramlarda onları yalnız bırakmayabiliriz. Şehrimizi tanıtabiliriz. Onların dertleriyle ilgilenebiliriz. Bazen bir tebessüm, bazen bir çay sohbeti, bazen de küçük bir yardım büyük gönül köprüleri kurabilir. Öğrenci mezun olup ülkesine döndükten sonra da bağlar devam ettirilmelidir. Mezun ağları oluşturulmalı, iletişim sürdürülmeli ve ortak projeler geliştirilmelidir. Asıl değer, öğrencinin mezuniyet sonrasında ortaya çıkacaktır.
Ortada büyük bir nimet vardır. Bu nimetin kıymetini bilmek, onu değerlendirmek ve gelecek nesillere güçlü bir miras bırakmak hepimizin sorumluluğudur. Devlet kurumlarından üniversitelere, vakıflardan derneklere, iş insanlarından gönüllülere kadar herkes bu sürecin bir parçası olmalıdır. Uluslararası öğrenci diplomasisi, kısa vadeli politikaların ötesinde, nesiller boyu sürecek bir yatırımın adıdır. Bu gençler Türkiye’ye geldiklerinde sadece diploma almakla kalmıyor; aynı zamanda iki kültür arasında köprü oluyorlar. Biz de bu köprüleri güçlendirmek zorundayız. Devlet kurumları zaten önemli adımlar atıyor.
Her birimiz, bulunduğumuz konumdan bu sürece katkı sunabiliriz. Öğrenci dernekleriyle irtibata geçebilir, sponsorluklar yapabilir, evlerimizi açabilir, tecrübelerimizi paylaşabiliriz. Özellikle STK’ların bu konuda öncü olması şarttır. Çünkü sivil toplum, devletin yumuşak gücünü tamamlayan en önemli unsurdur. “Yurtdışı Öğrenci Birimi” kurmak, kâğıt üzerinde basit bir karar gibi görünebilir ama uzun vadede Türkiye’nin küresel etkisini katbekat artıracak stratejik bir hamledir. Bu iş biraz fedakârlık istiyor. Zaman istiyor, emek istiyor. Ama getirisi çok büyük. Gelecekte “Türkiye mezunu” bir bakanın, bir iş insanının veya bir akademisyenin Türkiye’yi savunduğunu gördüğümüzde, bugün attığımız adımların meyvesini toplamış olacağız. İnşallah bu fırsatları en iyi şekilde değerlendirir, Allah’ın emaneti olan bu gençlere en güzel şekilde sahip çıkarız.
Bu vesileyle tüm STK’lara, vakıflara, derneklere ve hassasiyet sahibi herkese tekrar çağrıda bulunuyorum: Uluslararası öğrenci diplomasisini kendi gündeminizin önemli bir maddesi hâline getirin. Birimlerinizi kurun, programlarınızı yapın, gönüllü elçilerimizi yalnız bırakmayın. Biraz niyet, biraz gayret… Gerisi gelecek. Çünkü bazen bir ülkenin geleceği, bir diplomatik masada değil; bir öğrenci yurdunda, bir üniversite kampüsünde veya samimi bir gönül sofrasında şekillenir.

