İsmail Öksüzler’in Ardından: Bir Dönemi Hatırlamak

"Türkiye’nin Unutulmaması Gereken Hafızası"

Bu yazı Türkiye’nin vesayetle hesaplaşmasının küçük bir özet niteliğinde, okurken bu bilinç düzeyi ile okunmasını tavsiye ederim.
İsmail öksüzler vefat etmiş.Onu bu yazıya konu eden şey; Türkiye 'nin karanlık yıllarında bir şebi arus programında yaşanan ve bugün ibret alınacak olan hadise.Kendisi ile bir kaç yıl önce tanışmıştım.Hatta kendisini tanımadığımada şaşırmıştı. Sonradan öğrenince bende kendime şaşırdım niçin tanımamışım bu adamı diye.Selçuklu eski Belediye Başkanı İsmail Öksüzler’in vefatıyla birlikte, yıllar önce yaşadığı bir hadise yeniden hafızalarda canlandı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Geride kalanlara sabır versin. Fakat onun ardından hatırlanan yalnızca belediye başkanlığı değil; aynı zamanda bir dönemin ruhunu ortaya koyan ibretlik bir olaydır. Bu olay, Türkiye’nin nereden nereye geldiğini göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Toplumların en büyük zaaflarından biri, yaşadıkları acıları ve kırılma dönemlerini çok çabuk unutmasıdır. Özellikle siyasal ve toplumsal baskı dönemleri, aradan yıllar geçince yeni nesillere “abartılı anlatılar” gibi görünmeye başlar. Oysa yakın tarih dediğimiz şey, sadece kitaplarda kalan bir bilgi yığını değil; insanların hayatlarını, inançlarını, mesleklerini, haysiyetlerini ve geleceklerini doğrudan etkileyen gerçek olayların toplamıdır. Türkiye’nin son çeyrek asırda yaşadığı değişimi anlamak için de geçmişte yaşananları unutmamak gerekir. Çünkü bugün sıradan kabul edilen pek çok özgürlük, dün büyük bedeller ödenerek elde edilmiştir.

Türkiye’nin son çeyrek asırda geçirdiği dönüşümü anlamak için de günlük siyasetin dar tartışmalarından ziyade, bu hafızanın hangi kırılmalar yaşadığını görmek gerekir. Zira bugün sıradan görülen birçok durum, yakın geçmişte olağanüstü bir cesaret gerektiriyordu. İnsanların inançlarını görünür biçimde yaşayabilmesi, kamusal alanda dini aidiyetlerini saklama ihtiyacı hissetmemesi, bir dönemin insanı için tahayyül edilmesi bile zor hadiselerdi.
Bugün genç nesillerin bir kısmı o yılları tam anlamıyla idrak edemiyor. Çünkü bugün yaşanan Türkiye ile 28 Şubat döneminin Türkiye’si arasında çok büyük farklar var. Şimdi bazı olayları anlattığımızda insanlar şaşırıyor, hatta “Böyle şey olur mu?” diyor. Oysa oldu. Hem de bu ülkede, bu topraklarda, bu milletin evlatlarına yapıldı.

Yıl 1998...
Türkiye’de yalnız siyasetin değil, insan tasavvurunun da yeniden biçimlendirilmeye çalışıldığı yıllar… 
Bin yıl süreceği üzerinden hesap yapılan yıllar...28 Şubat süreci denilen hadise, çoğu kişinin zannettiği gibi yalnızca bir askerî müdahale değildir. Daha derinde, toplumun hangi değerlerle yaşayacağına dair Varoluşşal bir müdahaledir. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca iktidarın kimde olduğu değil; insanın nasıl bir insan olacağı meselesidir.

1998 yılında,her yıl olduğu gibi Konya’da Mevlânâ Celaleddin-Sekçukî ' yi anma programı düzenleniyor. Programda dönemin Selçuklu Belediye Başkanı İsmail Öksüzler de konuşma yapıyor. Kürsüye çıkıyor, Mevlânâ’nın hayatını, irfanını, insan anlayışını anlatıyor. Sonra Mevlânâ’nın o büyük hakikat yüklü sözünü hatırlatıyor:
“Bin sene de okusam, ‘Ne biliyorsun?’ diye sorsalar, haddimi bilirim.”
Bu söz, aslında İslam irfanının bilgi anlayışını özetleyen cümlelerden biridir. Çünkü kadim hikmet geleneğinde bilgi, insanı büyüten değil küçülten bir şeydir. Hakikate yaklaşan insanın sesi yükselmez; tam tersine alçalır. Zira insan, varlığın hakikatini idrak ettikçe kendi sınırlılığını fark eder. Bu nedenle “haddini bilmek”, modern zihnin zannettiği gibi küçültücü değil; insanı hakikate yerleştiren büyük bir terbiyedir.
Aslında bu söz başlı başına bir ahlak manifestosudur. İnsan ne kadar büyürse büyüsün, ne kadar makam sahibi olursa olsun, sonunda toprağa dönecektir. Makamlar geçicidir. Güç geçicidir. Ün geçicidir. Bâki olan yalnızca Allah’tır. İşte İsmail Öksüzler de bu hakikati dile getirerek şöyle diyor:
“Biz insan olarak makamların geçici olduğuna inanıyoruz. Her insan toprak olacaktır. Başkan, vali, paşa dahi olsa… Başkan, vali, paşa haddini bilmeli, toprak gibi olmalı.”

Bugün bu cümleyi okuyan bir insan burada nasıl bir problem çıkarıldığını anlamakta zorlanır. Çünkü sözün içinde hakaret yoktur. Aşağılama yoktur. Tehdit yoktur. Tam tersine insanı kibirden arındıran bir irfan dili vardır. Fakat mesele söz değildi. Mesele, o sözü söyleyen kişinin kimliğiydi.

O yıllarda Mevlânâ’dan söz etmek bile bazen “irtica” şüphesiyle karşılanabiliyordu. Çünkü mesele Mevlânâ değildi; mesele, bu toplumun kendi medeniyet diliyle yeniden konuşma ihtimaliydi.
Modernleşme sürecinin Türkiye’de ürettiği en büyük travmalardan biri de burada yatmaktadır. Bu toplum uzun süre kendi kavramlarından korkutuldu. Kendi tarihine mesafeli durması öğretildi. Kendi inanç dili kamusal alandan dışlandı. Böylece ortaya, kendi milletine yabancılaşmış bir yönetici tipi çıktı. Halkıyla aynı dili konuşmayan, aynı tarihî referanslara sahip olmayan, aynı varlık tasavvurunu paylaşmayan bir bürokratik akıl…
Bu nedenle bir belediye başkanının Mevlânâ üzerinden yaptığı tevazu vurgusu bile “devlete meydan okuma” şeklinde yorumlanabiliyordu.

İşte böyle bir atmosferde, salonda bulunan dönemin Garnizon Komutanı bir anda ayağa kalkıyor ve sert bir tepki gösteriyor. “Siz bana haddimi bildiremezsiniz” diyerek konuşmayı adeta bir meydan okuma gibi algılıyor. Oysa kürsüde anlatılan şey Mevlânâ’nın tevazu anlayışıdır. Fakat kibir, bazen en masum sözü bile tehdit olarak görür.

İsmail Öksüzler defalarca özür diliyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hakaret etmediğini ifade ediyor. Ancak özrü kabul edilmiyor. Ardından dönemin valisi devreye giriyor ve bu makamların belli aşamalardan geçilerek elde edildiğini söyleyerek, “Hiç kimse bize haddimizi bildiremez” diyor.
Bugün dönüp baktığımızda insanın içi ürperiyor. Çünkü bir Mevlânâ programında bile insanlar birbirine güç gösterisi yapıyordu. Tevazu konuşulurken kibir ayağa kalkıyordu. Toprak olmayı anlatan sözler, makam sarhoşluğu tarafından tehdit gibi algılanıyordu.

Sonra ne oldu?
Ertesi gün bazı gazeteler manşet attı. Belediye başkanını hedef gösterdiler. “Densiz’e sert cevap” gibi ifadeler kullandılar. Medya, bürokrasi ve vesayet düzeni aynı çizgide birleşmişti. Çünkü o dönem bu ülkede sadece insanlar değil, kelimeler de baskı altındaydı. “Allah”, “din”, “başörtüsü”, “imam hatip”, “Mevlânâ”, “tevazu” gibi kavramlar bile bazı çevreleri rahatsız ediyordu.
İşte 28 Şubat böyle bir dönemdi.
Ardından beklenen oldu. İsmail Öksüzler hakkında dava açıldı. Bir insanın, Mevlânâ’nın “haddini bilmek” anlayışını anlattığı için mahkeme salonlarına taşınması bile o dönemin ruh hâlini göstermeye yeterdi. Çünkü 28 Şubat döneminde mesele hukuk değildi; mesele, insanlara korku vermekti. İnsanların hangi kelimeleri kullanacağına, hangi kavramları nasıl yorumlayacağına kadar müdahale edilen bir atmosfer vardı.
Mahkeme sonunda Öksüzler’e 5 ay 25 gün hapis cezası verildi. Ceza 6 ayın altında kaldığı için belediye başkanlığı düşmedi. Fakat aslında cezalandırılmak istenen yalnızca bir belediye başkanı değildi. Cezalandırılmak istenen; bu milletin kendi medeniyet diliyle konuşması, kendi irfanıyla düşünmesi, Mevlânâ’dan, Yunus’tan, Hacı Bektaş’tan hareketle hayata bakabilmesiydi.
Bugün dönüp baktığımızda insan şunu daha iyi anlıyor: O gün mahkûm edilmek istenen şey bir cümle değil, bir hafızaydı. Çünkü kendi kökleriyle yeniden bağ kuran bir toplumdan korkuyorlardı.

28 Şubat yalnızca siyasi bir müdahale değildi. Bir medeniyet tasavvuruna müdahaleydi. Bu milletin ruh köküne yapılan baskıydı. İnsanların inançlarıyla, değerleriyle, hafızalarıyla kavga edilen karanlık bir süreçti.
Fakat zaman geçti.
Bugün aynı ülkeye baktığımızda çok farklı bir manzara görüyoruz. İnsanlar inançlarını daha görünür biçimde yaşayabiliyor. Başörtülü öğrenciler üniversite kapılarında ağlamıyor. İnsanlar dini kimliklerinden dolayı kamusal alandan tamamen dışlanmıyor. Elbette eksikler vardır, problemler vardır, tartışmalar vardır. Ancak geçmişle kıyaslandığında çok büyük değişimlerin yaşandığı da açıktır.

Bu yüzden geçmişi unutmamak gerekir.
Çünkü unutulan zulüm geri döner.
Hafızasını kaybeden toplumlar aynı acıları yeniden yaşar. Eğer bugün sahip olunan özgürlüklerin hangi bedellerle elde edildiği unutulursa, yarın aynı karanlık zihniyetler yeniden güç bulabilir.
Bugün bazı gençler bunları duyunca neden şaşırıyor. Çünkü onların bugün gördüğü Türkiye ile o günlerin Türkiye’si aynı değil. Ama bilinmelidir ki bugün gelinen nokta kendiliğinden oluşmadı. Nice insan bedel ödedi. Nice insan baskıya uğradı. Nice insan haysiyet mücadelesi verdi.
İsmail Öksüzler de bu insanların biriydi.
Şimdi arkasından bakarken onu yalnızca bir belediye başkanı olarak değil; zor zamanlarda vakarını koruyan bir insan olarak hatırlıyoruz.
Allah rahmet eylesin.
Ve Allah bu millete bir daha 28 Şubat benzeri karanlık günler yaşaşşatmasın.
Bugün yapılması gereken şey, geçmişe öfkeyle saplanmak değil; geçmişi idrak ederek geleceği daha sahih bir zeminde kurmaktır. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, yalnızca teknoloji üretmek değil; insanın anlam dünyasını koruyabilmektir. Eğer bir toplum kendi kavramlarını, kendi hikmet dilini ve kendi hafızasını muhafaza edemiyorsa, ekonomik olarak büyüse bile kültürel olarak, siyasi olarak,entelektüel olarak, ufuk olarak olarak küçülür.
İsmail Öksüzler’in yaşadığı hadise bu yüzden önemlidir. Çünkü o olay, yalnızca bir protokol tartışması değildir; Türkiye’nin hangi zihinsel iklimlerden geçerek bugünlere geldiğinin küçük bir özeti gibidir.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.