İslâm Dünyasında Liderlik Krizi: Neden Sözümüz Yankı Bulmuyor?

İslâm dünyası bugün tarihin en gürültülü ama en tesirsiz dönemlerinden birini yaşamaktadır. Ekranlar dolu, kürsüler kalabalık, demeçler serttir; fakat bütün bu seslerin ortasında dikkat çeken şey, sözün yankı bulmamasıdır. Yankı, sesin karşılık bulmasıdır; yankı, ağırlığın göstergesidir. Bugün Müslüman coğrafyalar konuşmakta, fakat söyledikleri dünya vicdanında bir iz bırakmamaktadır. Bu durum geçici bir siyasi zayıflıkla açıklanamayacak kadar derin, konjonktürel bir krizle izah edilemeyecek kadar köklüdür. Burada söz konusu olan şey, İslâm dünyasının sadece lider eksikliği değil, liderliği mümkün kılan ahlâkî, zihinsel ve toplumsal zemini büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır. Asıl mesele budur. İlk bakışta tablo çelişkilerle doludur. Müslümanlar dünya nüfusunun ciddi bir kısmını oluşturmaktadır. Jeopolitik olarak en kritik coğrafyalara sahiptirler. Enerji kaynaklarının önemli bölümü bu topraklardadır. Tarihsel bir miras, medeniyet hafızası, ilim ve devlet tecrübesi söz konusudur. Bütün bunlara rağmen kriz anlarında İslâm dünyasının ortak bir refleks üretemediği, söz birliği sağlayamadığı, hatta çoğu zaman zulmün tarafsız seyircisi hâline geldiği görülmektedir. Bu durum sadece dış baskılarla, emperyalizmle ya da küresel güç dengeleriyle açıklanamaz. Bunlar elbette vardır; fakat belirleyici olan iç dinamiklerdeki çözülmedir. İbn Haldun’un ifadesiyle devletlerin ve toplumların yıkılışı çoğu zaman dış saldırılarla değil, iç çürüme ile başlar. İbn Haldun’un Mukaddime’de ortaya koyduğu asabiyet teorisi, bu noktada son derece aydınlatıcıdır. Ona göre bir toplumu ayakta tutan şey sadece maddi güç değil, ortak ruh, dayanışma ve ahlâkî bağdır. Asabiyet zayıfladığında, yani insanlar arasında güven, fedakârlık ve kader birliği duygusu çöktüğünde, en güçlü görünen devletler bile kısa sürede çözülmeye mahkûm olur. Bugün İslâm dünyasında yaşanan tam olarak budur. Ümmet bilinci, yerini dar milliyetçiliklere, mezhep taassuplarına ve kısa vadeli çıkar hesaplarına bırakmıştır. Aynı kıbleye dönen insanlar aynı kaderi paylaşma şuurunu büyük ölçüde yitirmiştir. Bu kayıp, askeri ya da ekonomik bir zayıflıktan çok daha tehlikelidir; çünkü bu, yeniden inşa edilmesi en zor olan alandır. Bu noktada liderlik meselesi tekrar düşünülmelidir. Sıklıkla dile getirilen “İslâm dünyasında lider yok” söylemi yüzeysel bir teşhistir. Asıl soru şudur: Lider mi yoktur, yoksa liderliği taşıyacak zemin mi kalmamıştır? Tarih bize göstermektedir ki büyük liderler, büyük boşlukların değil, güçlü toplumsal omurgaların ürünüdür. Hz. Ebubekir’i, Hz. Ömer’i, Selahaddin Eyyubi’yi, Osman Gazi’yi mümkün kılan şey sadece kişisel dehaları değil, onları taşıyan bir iman, ahlâk ve fedakârlık iklimidir. Bugün ise kitleler güvenmek istememekte, bedel ödemeye hazır olmamakta; yöneticiler sorumluluk almak yerine riskten kaçmakta; âlimler ise çoğu zaman hakikatin değil düzenin yanında durmaktadır. Böyle bir zeminde lider aramak, kurak toprağa tohum atmaktan farksızdır. Necip Fazıl bu durumu çok çarpıcı bir dille ifade eder. Ona göre Müslüman, önce ahlâkını, sonra nizamını, en sonunda da haysiyetini kaybetmiştir. Bu kayıp bir günde yaşanmamıştır; uzun bir zihinsel ve ruhsal aşınmanın sonucudur. Sözün değerini kaybetmesi, ahlâkın zayıflamasıyla başlar. Çünkü söz, doğrulukla, bedelle ve samimiyetle beslendiği sürece etkilidir. Yalanın sıradanlaştığı, riyanın meşrulaştığı, zulmün sessizlikle örtüldüğü bir ortamda söylenen en doğru söz bile karşılık bulmaz. Bugün Müslümanların sözü yankı bulmuyorsa, bunun sebebi sözün içinin boşalmasıdır. Bu boşalmanın bir diğer boyutu zihinsel bağımlılıktır. Mâlik bin Nebî’nin “sömürülebilirlik” kavramı burada kilit bir yere sahiptir. Ona göre sömürgecilik, sadece dışarıdan dayatılan bir tahakküm değildir; asıl tehlikeli olan, toplumların zihnen sömürüye hazır hâle gelmesidir. Özgüvenini kaybetmiş, kendi değerlerini küçümseyen, başkasının kavramlarıyla düşünen toplumlar, fiilen bağımsız olsalar bile zihnen bağımlıdır. Bugün İslâm dünyasında sıkça karşılaşılan durum budur. Kendi kavramlarımızla konuşamıyor, kendi tarihimize kendi gözümüzle bakamıyor, kendi sorunlarımıza kendi medeniyet tasavvurumuzdan çözümler üretemiyoruz. Böyle olunca söz de başkasının diline mahkûm oluyor; mahkûm bir dilin ise dünyada yankı bulması mümkün değildir. Bu zihinsel bağımlılık, siyaset alanında da kendini açıkça göstermektedir. Birçok Müslüman ülkede karar mekanizmaları, iç dinamiklerden çok dış dengelere göre şekillenmektedir. Güç vardır ama cesaret yoktur. İmkân vardır ama irade yoktur. Tepki vardır ama süreklilik yoktur. Bu durum, İslâm dünyasını kriz anlarında edilgen bir aktöre dönüştürmektedir. Gazze’de yaşananlar bunun en acı örneklerinden biridir. Görüntüler ortadadır, zulüm açıktır, fakat tepkiler dağınık ve zayıftır. Bunun nedeni sadece askerî güç eksikliği değil, ortak bir ahlâkî duruşun ve siyasi kararlılığın ortaya konamamasıdır. Burada âlimlerin konumu ayrı bir önem taşır. İslâm tarihinde âlim, sadece bilgi aktaran kişi değil, toplumun vicdanı ve yönlendiricisidir. Sultanın önünde eğilmeyen, hakkı bedeli ne olursa olsun söyleyen âlim tipi, medeniyetimizin temel direklerinden biridir. Bugün ise bu tip büyük ölçüde aşınmıştır. Bazı âlimler susturulmuş, bazıları sistemin içine çekilmiş, bazıları ise etkisizleştirilmiştir. İbn Haldun’un uyarısı burada yeniden hatırlanmalıdır: İlim iktidarın hizmetine girdiğinde, medeniyet çözülmeye başlar. Âlim sustuğunda ya da hakikati yarım söylediğinde, toplum yönsüz kalır; yönsüz kalan toplum ise güçlü liderler değil, güçlü krizler üretir. Ancak sorumluluğu sadece yöneticilere ya da âlimlere yüklemek de adil değildir. Halkın tutumu da bu krizin önemli bir parçasıdır. Bugün Müslüman toplumlarda yaygın olan tavır, izleyici olmaktır. Zulmü kınamak, paylaşmak, konuşmak; fakat bedel gerektiren noktada geri durmak. Oysa Kur’an çok açık bir ilke koyar: Bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Değişim, yukarıdan aşağıya değil, içeriden dışarıya doğru gerçekleşir. Ahlâkını, alışkanlıklarını, korkularını ve konfor alanını sorgulamayan bir toplumun, güçlü bir liderlik üretmesi mümkün değildir. Bütün bu tespitler bizi tek bir noktaya götürmektedir: İslâm dünyasının krizi lider eksikliği krizi değil, insan ve bilinç krizidir. Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir kurtarıcı değil, kurtarılmaya layık bir toplumsal omurgadır. Ahlâkı merkeze alan, adaleti önceleyen, bedel ödemeyi göze alan bir nesil ortaya çıkmadan, en parlak lider bile bu yükü taşıyamaz. Mâlik bin Nebî’nin ifadesiyle toplum değişmeden iktidar değişirse, sadece zulmün rengi değişir. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu tasavvuru da bu noktada bir medeniyet çağrısı olarak okunmalıdır. Onun derdi sadece siyasi iktidar değil, ahlâk ve ruh inkılabıdır. Ona göre gerçek devrim, insanın iç dünyasında başlar. İç dünyasını düzeltmeyen, hakikatle bağını güçlendirmeyen bir toplumun dış dünyada adalet üretmesi mümkün değildir. Bugün İslâm dünyasının yeniden söz sahibi olabilmesi için, önce sözüne ağırlık kazandırması gerekir. Bu ağırlık da ancak ahlâkla, samimiyetle ve fedakârlıkla mümkündür. Sonuç olarak, bugün Müslümanların sözü yankı bulmuyorsa bunun sebebi seslerinin azlığı değil, sözlerinin hafifliğidir. Söz hafiflediğinde, mikrofon çoğalır ama etki azalır. İslâm dünyasının yeniden dünya vicdanında karşılık bulabilmesi için önce kendi vicdanını ayağa kaldırması gerekmektedir. Bu da uzun, sabırlı ve bedelli bir yeniden inşa sürecini zorunlu kılmaktadır. Tarih göstermektedir ki bu mümkün bir yoldur; fakat kolay bir yol değildir. Ahlâkın, bilincin ve cesaretin yeniden dirilmediği hiçbir coğrafyada liderlik de, adalet de, izzet de kalıcı olmaz.

 

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.