İnsan bazen hakikati görmek için yeni bir bilgiye değil, eski bir yanlışı kaybetmeye muhtaçtır; çünkü zihin, çoğu zaman bilmediği için değil, yanlış bildiğini doğru sandığı için karanlıkta kalır ve o karanlık, dışarıdan değil, içeride kurulmuş bir düzenin eseridir. Yıllardır ümmetin geniş kesimlerinde dolaşan, dilden dile aktarılan, sohbet meclislerinden kürsülere, oradan ekranlara taşınan bir kanaat vardı; öylesine kökleşmişti ki artık delil aramaz olmuş, sorgulanmaz bir kabule dönüşmüş, adeta bir itikadın gölgesine sığınarak kendini muhafaza etmişti: İran denilen yapı, görünürde ne kadar karşıt olursa olsun, aslında büyük güçlerle örtük bir uyum içindeydi, sahnede çatışan aktörler, kuliste anlaşmıştı ve bu dünyanın bütün hesapları çoktan yapılmıştı. Fakat tarih, en çok da bu tür rahatlatıcı yalanları sevmez; çünkü gerçeklik, insanın zihninde kurduğu konforlu düzeni ansızın bozan bir misafir gibidir ve geldiğinde kapıyı çalmaz. Bugün patlayan bombalar, yıkılan şehirler, sarsılan dengeler ve en önemlisi toprağa düşen insanların sessiz çığlığı, yıllardır kurulan bu teorinin üzerine ağır bir gölge gibi çökmekte, kelimelerle inşa edilmiş bütün o yapay dünyayı çatırdatmaktadır. Çünkü kurşun, propagandadan daha dürüst; ölüm, ideolojiden daha açıktır ve insan, bir çocuğun cansız bedenine bakarken artık soyut cümlelerin arkasına saklanamaz.
Zihnimiz, parçaları bir araya getirerek büyük resimler çizmeyi sever; bir yerde çıkarların kesişmesini ittifak, bir yerde sessizliği anlaşma, bir yerde gecikmiş tepkiyi bilinçli suskunluk olarak yorumlar ve bütün bunlardan bir hikâye kurar, sonra o hikâyeyi hakikat zanneder. Hâlbuki siyaset, hikâyelerle değil, çelişkilerle yürür; bir devletin başka bir devletle aynı anda hem çatışması hem de aynı sahada bazı sonuçlardan fayda sağlaması mümkündür ve bu durum, çoğu zaman basit zihinlerin kaldıramayacağı kadar karmaşıktır. İşte ümmetin uzun yıllar boyunca düştüğü en büyük yanılgı da burada yatmaktadır: karmaşık olanı basitleştirmek, çok katmanlı olanı tek cümleyle açıklamak ve nihayetinde anlamadığı şeyi mahkûm ederek kendini rahatlatmak. Bu yüzden bugün yaşananlar yalnızca bir savaşın, bir gerilimin veya bir siyasi kırılmanın hikâyesi değildir; aynı zamanda zihnimizin yıllardır kurduğu bir düzenin yıkılışıdır. Çünkü eğer ortada gerçekten bir danışıklı dövüş olsaydı, bu kadar açık bir gerilim, bu kadar sert bir çatışma ve bu kadar ağır bir bedel neden ortaya çıksın? Bu soru, basit görünür ama cevabı derindir; zira insanın yıllarca inandığı bir şeyi kaybetmesi, yeni bir bilgi edinmesinden çok daha zordur. Hakikat çoğu zaman öğretmez, önce yıkar. Tam da bu yıkımın ortasında, bir isim yeniden dolaşıma sokuluyor; kimi onu bir kurtarıcı gibi yüceltirken, kimi bir sapma gibi dışlıyor ve her iki taraf da aslında aynı hatayı yapıyor: hüküm veriyor ama anlamaya çalışmıyor. Ali Şeriati, yalnızca bir düşünür değil, aynı zamanda bir fay hattıdır; onun üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında onun fikirlerinden çok, insanların kendi konumlarını savunma çabasını yansıtır. Çünkü fikirler, çoğu zaman okunmaz; sahiplenilir veya reddedilir. Ve belki de en acı olan şudur: dün Şeriati okunmadan mahkûm ediliyordu, bugün yine okunmadan savunuluyor.
Bu durum, ümmetin daha büyük bir zihinsel hastalığını ele verir; biz çoğu zaman fikri değil, fikrin temsil ettiği tarafı değerlendiririz. Bir düşünce eğer “bizden değilse” reddedilir, “bizden sayılıyorsa” sorgulanmaz ve böylece ilim yerini aidiyete, hakikat yerini sadakate bırakır. Oysa hakikat, hiçbir grubun tekelinde değildir ve onu bulmak isteyen, önce kendi tarafını değil, kendi nefsini sorgulamak zorundadır. Bugün İran üzerinden yürüyen tartışmaların, Şeriati üzerinden alevlenen kavgaların ve bütün bu zihinsel karmaşanın arkasında yatan asıl problem, mezhep ile siyasetin birbirine karıştırılmasıdır. Devletler, imanla değil çıkarla hareket eder; ittifaklar akideyle değil stratejiyle kurulur ve düşmanlıklar ebedî değil, şartlara bağlıdır. Bu kadar açık bir hakikat, nedense ümmetin zihninde sürekli perdelenmiş, her siyasi hamle mezhebî bir okuma ile açıklanmış ve sonuçta ortaya gerçekliği ıskalayan bir düşünce biçimi çıkmıştır. İşte bugün bu düşünce biçimi, sahadan gelen sert bir darbe ile sarsılmaktadır. Bu sarsıntı bir felaket midir, yoksa bir imkân mı? Belki de her ikisi. Çünkü yıkılan her yanlış, doğruya bir kapı aralar; fakat o kapıdan girebilmek için insanın cesareti olması gerekir. Zira hakikat, insanı konforundan eder, alışkanlıklarını bozar, ezberlerini parçalar ve onu yeniden düşünmeye zorlar. Şimdi önümüzde duran mesele, İran’ı savunmak ya da suçlamak değildir; Şeriati’yi yüceltmek ya da yerin dibine batırmak da değildir. Asıl mesele, bu tartışmaların bize ne öğrettiğini anlayabilmektir. Eğer biz bu süreci yalnızca yeni taraflar seçmek için kullanırsak, hiçbir şey öğrenmemiş olacağız. Fakat bu yaşananları, kendi zihnimizi sorgulamak için bir fırsata dönüştürebilirsek, işte o zaman gerçek bir yüzleşme başlamış olacaktır.
Çünkü belki de en büyük sorun, düşmanın kim olduğu değil, bizim hakikati nasıl aradığımızdır. Ve belki de en büyük kurtuluş, bir tarafı kazanmakta değil, zihnimizi arındırmaktadır. Zira hakikat, sloganlarda değil; sabırla, dikkatle ve en önemlisi adaletle bakabilen gözlerde tecelli eder.

