“Mahkûm Edilen Beden, Teslim Alınamayan Ruh”
Tarih, yalnızca devletlerin yükseliş ve çöküş hikâyelerinden ibaret değildir. Hakikatte tarih, insanın varlık karşısındaki duruşunun, anlam arayışının ve kendisine emanet edilen dünyayı nasıl taşıdığının hikâyesidir. Bu nedenle bir milletin kaderini anlamak için bazen ordulara, saraylara ve siyasî hadiselere değil; bir medrese odasında talebe yetiştiren bir âlime bakmak yeterlidir.
Doğu Türkistan'ın yakın tarihi de böyledir. Bu tarih, yalnızca işgallerin, sürgünlerin ve baskıların tarihi değildir. Aynı zamanda bütün bu yıkıcı süreçlere rağmen hafızasını korumaya çalışan bir medeniyetin tarihidir. Çünkü bir milletin asıl varlığı toprağında değil, hafızasında saklıdır. Toprağını kaybeden milletler yeniden devlet kurabilirler; ancak hafızasını kaybeden milletler yeniden kendileri olamazlar.
Bazı insanlar vardır; yaşadıkları çağın içinde kalmazlar, çağlarını aşarlar. Onlar yalnızca kendi dönemlerinin değil, kendilerinden sonra gelecek nesillerin de yolunu aydınlatırlar. İşte Doğu Türkistan'ın yakın tarihinde böyle müstesna şahsiyetlerden biri de Allâme Abdülhakim Mahsum Hacı ‘dur.
Onun hayatını okumak, bir âlimin biyografisini okumaktan ibaret değildir. Aynı zamanda işgal altında inancını korumaya çalışan bir milletin direniş destanını okumaktır. Onun ömrü; ilimle yoğrulmuş bir mücadelenin, sabırla örülmüş bir davanın ve imanla taşınmış ağır bir yükün hikâyesidir.
Abdülhakim Mahsum Hacı'nın dünyaya gözlerini açtığı 1925 yılı, Doğu Türkistan'ın kaderinin yeniden şekillenmeye başladığı sancılı yılların başlangıcı idi.. Hoten'in Guma bölgesinde doğan bu müstesna şahsiyet, ilmin ve irfanın nesilden nesile aktarıldığı bir aile ocağında yetişti. Babası Abdülcelil Damolla Hacı, yalnızca medrese hocası değil; aynı zamanda fikir sahibi, kalem ehli ve toplumunun meseleleriyle yakından ilgilenen bir münevverdi. Annesinin ailesi de ilim geleneğiyle tanınıyordu. Böylece Abdülhakim Mahsum, daha çocuk yaşlarda kitapların, ders halkalarının ve ilim meclislerinin içinde büyüdü.
Onun çocukluğu sıradan bir çocukluk olmadı. Doğu Türkistan'ın bağımsızlık arayışlarının, işgallere karşı verilen mücadelelerin ve büyük kırılmaların yaşandığı bir dönemde yetişti. Henüz yaşı küçükken babasının ve çevresindeki âlimlerin memleketin geleceği için verdikleri mücadelelere şahit oldu. 1930'lu yılların başında Doğu Türkistan'da yükselen bağımsızlık hareketleri, halk arasında büyük bir umut doğurmuştu. Abdülcelil Damolla Hacı da bu mücadelenin aktif isimlerinden biriydi. Ancak umutla başlayan süreç kısa zamanda ağır baskılara dönüştü ve bölge yeniden işgalci güçlerin kontrolüne girdi.
Bu gelişmeler üzerine baba-oğul, 1934 yılında uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıktı. Önce Hindistan'a, ardından mukaddes beldelere ulaştılar. Abdülhakim Mahsum'un hayatında derin iz bırakan hadiselerden biri de bu yolculuk sırasında yaşandı. Babası, Kâbe'nin yanında ona ilmin değerini anlattı ve Allah'tan büyük âlimlerin ilmine benzer bir ilim talep etmesini öğütledi. Daha sonra Mısır ve Türkiye gibi dönemin önemli ilim merkezlerini ziyaret ederek tekrar memleketlerine döndüler.
Ne var ki Doğu Türkistan'a dönüşlerinden kısa süre sonra bölgede baskılar daha da arttı. 1937 yılında başlayan geniş çaplı tasfiye hareketleri sırasında binlerce âlim, kanaat önderi ve aydın hedef alındı. Abdülcelil Damolla Hacı da bu zulüm dalgasından kurtulamadı ve birçok dava arkadaşıyla birlikte şehit edildi. Babasını kaybeden Abdülhakim Mahsum ise henüz çocuk yaşta tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aylar süren bu ilk esaret tecrübesi, onun karakterini şekillendiren dönüm noktalarından biri oldu.
Hürriyetine kavuştuktan sonra yaşadığı acılar onu ilimden uzaklaştırmadı; aksine daha fazla ilme yöneltti. Gençlik yıllarında Kaşgar'daki Hanlık Medresesi'ne girerek dönemin seçkin hocalarından dersler aldı. Çalışkanlığı ve kabiliyeti sayesinde kısa sürede temayüz etti. Eğitimini başarıyla tamamladığında artık yalnızca bir talebe değil, yeni nesilleri yetiştirecek bir ilim adamı olarak görülüyordu.
Mahsum Hacı'nın farkı, eğitimi sadece geleneksel derslerle sınırlamamasında ortaya çıkıyordu. O, talebelerinin yaşadıkları dünyayı anlamalarını istiyordu. Bu sebeple tarih, edebiyat ve toplum meseleleri üzerinde de duruyor; Müslümanların içine düştüğü geriliğin sebeplerini tartışıyor, yeniden diriliş için fikrî bir hazırlık yapılması gerektiğini anlatıyordu.
Bu düşünceler zamanla daha kurumsal bir yapıya dönüştü. 1950 yılında öncülük ettiği eğitim hareketi, kısa sürede geniş bir çevreye yayıldı. Amaç, halkın dinî bilgisini artırmak, milli şuuru canlı tutmak ve genç nesilleri bilinçli şekilde yetiştirmekti. Kısa zamanda binlerce öğrenci bu çalışmaların içerisinde yer aldı. Ancak büyüyen bu hareket, komünist yönetimin dikkatini çekti. Birkaç yıl sonra faaliyetler yasaklandı ve Mahsum Hacı yeniden tutuklandı.
Serbest bırakılmasının ardından mücadeleden vazgeçmedi. Bu defa daha farklı yöntemler geliştirdi. Açık medreselerin yerini evlerde kurulan ders halkaları aldı. Resmî kurumların kapıları kapanınca ilim, insanların evlerinde ve gönüllerinde yaşamaya devam etti. Fakat devletin baskısı giderek sertleşiyordu.
İslâm medeniyetinde ilim, hiçbir zaman yalnızca bilgi birikimi anlamına gelmedi. İlim, insanın kendisini ve evreni anlamlandırma biçimidir. Bu nedenle medrese, yalnızca ders verilen bir mekân değil; insanın yeniden inşa edildiği bir varlık atölyesidir.
Modern çağın sömürgeci politikaları, yalnızca coğrafyaları işgal etmiyor; toplumların hafızalarını da hedef alıyordu. Çünkü modern siyasetin en önemli keşiflerinden biri şuydu: Bir toplumu yönetmenin en kolay yolu, onun geçmişle olan bağını koparmaktır.
Doğu Türkistan'da yaşananlar tam da buydu.
Bir tarafta kadim bir İslâm-Türk medeniyeti birikimi vardı; diğer tarafta ise bu birikimi tasfiye etmeye çalışan ideolojik bir devlet aklı...
Bu çatışmanın merkezinde medreseler bulunuyordu. Çünkü medrese yalnızca dinî bilgi üreten bir kurum değildi; aynı zamanda toplumun hafızasını taşıyan bir müesseseydi.
Bu nedenle Abdülhakim Mahsum Hacı'nın mücadelesi, ilk bakışta bir eğitim faaliyeti gibi görünse de hakikatte bir hafıza mücadelesiydi.
Babasının şehadeti ve çocuk yaşta tanıştığı zindan hayatı, onun düşünce dünyasında derin izler bıraktı. Ancak dikkat edilmesi gereken husus şudur: Büyük şahsiyetleri farklı kılan şey, yaşadıkları acılar değil; o acıları anlamlı bir istikamete dönüştürebilmeleridir.
Abdülhakim Mahsum Hacı da yaşadığı trajediyi , bir inşa faaliyetine dönüştürdü.Çünkü biliyordu ki kalıcı zaferler, silahla değil; insan yetiştirerek kazanılır.
Bu nedenle bütün enerjisini eğitime yöneltti.
Kargalık'ta oluşturduğu ilim halkaları, aslında küçük bir medreseden çok daha fazlasıydı. Orada yetişen gençler yalnızca hadis, tefsir veya fıkıh öğrenmiyorlardı. Aynı zamanda kendilerinin kim olduğunu öğreniyorlardı.
Bir insanın kendisini tanıması, bir milletin kendisini tanımasının ilk adımıdır.
Modern çağın en büyük krizlerinden biri de budur zaten: İnsanların bilgi sahibi olması fakat kendilerini tanımamaları... Abdülhakim Mahsum Hacı'nın eğitim anlayışının merkezinde bu mesele bulunuyordu. Onun için ilim, hayatı anlamlandırma çabasıydı. Bu nedenle talebelerine yalnızca klasik metinleri okutmakla yetinmedi. Tarih öğretti. Edebiyat öğretti. Kimlik şuuru kazandırdı.
1959 yılında hakkında verilen ağır ceza, onun hayatının en zor dönemini başlattı. Uzun yıllar cezaevlerinde kaldı. Açlık, ağır çalışma şartları ve sistematik işkencelerle karşı karşıya kaldı. Ancak bütün bu zorluklar karşısında teslim olmadı. Bulunduğu her ortamı bir tebliğ ve eğitim alanına dönüştürdü. Cezaevindeki birçok insan onun sohbetlerinden etkilenerek inançlarını yeniden gözden geçirdi.
Yirmi yıla yaklaşan mahkûmiyet hayatının ardından özgürlüğüne kavuştuğunda artık yaşlı bir adamdı. Fakat ruhundaki mücadele azmi gençliğinden hiçbir şey kaybetmemişti. Yeniden ders vermeye başladı. Kısa sürede etrafında büyük bir talebe halkası oluştu. Eğitim faaliyetleri yeniden canlandı ve Kargalık eski ilmî canlılığına kavuştu.
1980'li yıllar boyunca yetiştirdiği öğrenciler Doğu Türkistan'ın farklı bölgelerinde hizmet vermeye başladı. Daha sonra Urumçi'de açılan İslâm Enstitüsü'nde görev aldı. Burada yalnızca dinî ilimleri değil, tarih bilincini, kültürel hafızayı ve özgürlük idealini de genç nesillere aktardı.
Ancak siyasî şartlar yeniden değişince üzerindeki baskılar arttı. Resmî görevlerinden uzaklaştırıldı. Buna rağmen ömrünün son günlerine kadar ders vermeyi, insan yetiştirmeyi ve halkıyla ilgilenmeyi sürdürdü.
19 Haziran 1993 günü, hayatı boyunca büyük bir titizlikle koruduğu namazına hazırlanırken Rabbine kavuştu. Arkasında ne servet ne de makam bıraktı. Fakat on binlerce insanın zihninde ve gönlünde yaşamaya devam edecek bir miras bıraktı: ilim, sabır, direniş ve dava şuuru.
Bugün Doğu Türkistan'ın hafızasında Abdülhakim Mahsum Hacı, yalnızca bir âlim olarak değil; işgal altında kimliğini korumaya çalışan bir milletin vicdanı, öğretmeni ve yol göstericisi olarak yaşamaya devam etmektedir.
Bugün Doğu Türkistan'ın bütün baskılara rağmen hâlâ ayakta kalabilmesinde, hâlâ kendi kimliğini koruyabilmesinde ve hâlâ geleceğe dair umut taşıyabilmesinde Abdülhakim Mahsum Hacı gibi isimlerin büyük payı vardır.
Çünkü milletler yalnızca kahramanlarıyla değil, hafızalarını koruyan âlimleriyle de yaşarlar.
Abdülhakim Mahsum Hacı'nın hayatı bize bir hakikati yeniden hatırlatmaktadır:
Bir toplumun geleceği, sahip olduğu silahlardan önce yetiştirdiği insanlara bağlıdır. Ve insan yetiştirmek, tarihe müdahale etmenin en derin, en kalıcı ve en medenî biçimidir.

